![]() |
|
![]() |
Yaşamak!Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.Gündem forumlarındaki Yaşamak!Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine. konusunu görüntülemektesiniz. ABD’nin Irak’ı işgal etmesi küreselleşme tartışmalarında da bir evrenin geçildiğini gösteriyor. İmparatorluk tezlerinin sahibi olan Hard ve Negri de dahil olmak üzere artık dünyayı çokuluslu şirketler ve kuruluşların yönettiği ve ... |
![]() |
![]() |
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster | ![]() |
|
|
#1 (permalink) |
|
Forumkolik Üye
![]() Durum:Offline
Üyelik Tarihi: Oct 2007
Nerden: evde...;)
Mesajlar: 1.176
Takım: tutmuyorum
KanGrubu: ab+
Eğitim: 8.sınıf
Sevdiği Bölüm: ___HePsİ__
Burcunuz: Kova
Arkadaşları:0
Ettiği Teşekkür: 9
Aldığı Teşekkür 20
Xsir Gücü: 0
Xsir Puanı: 1 Xsir Grafiği:
![]() |
ABD’nin Irak’ı işgal etmesi küreselleşme tartışmalarında da bir evrenin geçildiğini gösteriyor. İmparatorluk tezlerinin sahibi olan Hard ve Negri de dahil olmak üzere artık dünyayı çokuluslu şirketler ve kuruluşların yönettiği ve de klasik emperyalizm tezlerinin bugünü açıklamada tamamen yetersiz kaldığı düşüncesinde olanlar, tezleri üzerinde yeniden düşünmek zorundadırlar. Irak’ın işgalinin ardından yaşananlar dünyayı şirketlerin yönettiği tezlerine verilecek tek cevap bırakıyor: Evet, şirketler ancak bağlı bulundukları devletlerin himayesi ve koruyuculuğunda. Zaten hep öyle değilmiydi. Kapitalizmin gelişiminde devletin oynadığı rol hep başattı hala da öyle. Irak’ta da MOAP bombalarıyla, helikopterleri ve karşı konulamaz(!) konvansiyonel silahlı deniz piyadeleriyle ABD devleti, Irak’ın yeniden imarında, petrol endüstrisinin yeniden kurularak modernleştirilmesinde, ABD’li şirketlere bir tür buzkıran rolü oynayarak, şirketlerine yol açmıştır. Tabi bu seferlik bir fark dikkat çekmektedir. ABD’yi yönetenler bu alan açma operasyonunun ardından kendilerini tüm dünya kapitalizminin abisi olarak görmelerine rağmen bu sefer sadece ABD menşeili şirketlere iş veriyorlar.
Küreselleşmede yeni evre Daha önceki sayılarımızda “Son bir yıldaki bütün gelişmeler körler haricindeki herkese neo-liberalizmin öldüğünü, emperyal ülkelerin artık hiçbir şeyi ‘piyasanın görünmez eli’ne bırakmadığını göstermiştir” diye yazmıştık. Artık bu konuda söze gerek kalmadı. ABD artık sadece kendi sınırlarını Avrupa sermayesine kapatmakla kalmıyor aynı zamanda etki alanı içindeki (artık işgal ettiği demek gerekiyor) ülkelere de girmesine izin vermiyor. Gerçi bu süreç Latin Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’yla (FTAA) başlamıştı ama artık uluslararası hukuk, piyasa ekonomisi vs. hiçbir şey ABD tarafından dikkate alınmıyor. Bizim dikkate almak durumunda olduğumuz şey ise sermayenin küreselleşme eğiliminin, salt “piyasaların görünmez eli” ve çokuluslu şirketler vasıtasıyla değil, aksine, bizatihi (artık bittiği iddia edilen) “ulus-devletlerin” emperyal hedefli “askeri güç kullanımıyla” geliştiğidir. Daha önceki dönemlerde olduğu gibi, bu süreçte de de ulusal ordular kendi ulusal sermayelerine alan açmaya çalışmaktadırlar. Kapitalist devletler ekonomilerindeki durağanlık ve küçülmeyi, artık salt dünya ülkelerinin pazarlarından ticaret ya da mali hareketlerle aldığıyla yetinmeden, doğrudan “haraç” yoluyla elde edeceği kazançlarla durdurmak istiyor. Bütün bu askeri hesapların ardında ele geçirilecek bölgelere sızacak şirketlere sunulacak ekonomik ayrıcalıklar yatmaktadır. Bu durum ulusal ölçekteki ekonomik çevrimler ile sermayenin küresel çevriminin emperyalist kapitalist devletler nezdinde tarihsel ve konjonktürel olarak çelişik bir hal almasının bir sonucu olarak gündeme gelmektedir. Küresel ölçekte süngülerin gölgesinde tesis edilecek bir Pax Amerikana, bir yandan genel olarak piyasaları tehdit eden faktörlerin etkisiz kılınmasını sağlarken, diğer yandan ise, ABD’ye bir devlet olarak küresel sömürü için rekabet eden diğer devletler karşısında büyük bir avantaj sağlayacaktır. Bu açıdan Irak’ın işgali salt petrol kaynaklarının kontrolü, ya da durgunluk içinde bulunan Amerikan ekonomisinin askerileştirilmesi yoluyla harekete geçirilmesinden öteye bir anlam taşımaktadır. Irak’ın işgali, 21. yüzyıl dünyasının (piyasasının) bir bütün olarak kontrolünün sağlanması mücadelesine giden yolda önemli bir kilometre taşı olarak değerlendirilmelidir. Bir dönemlerin “üzerinde güneş batmayan” imparatorluğu Britanya ile 20. yüzyılın özellikle ikinci yarısına damgasını vuran ABD’nin başını çektiği bloğun, Birleşmiş Milletler’i (yani dünyanın geride kalan devletlerini) bile hiçe sayarak sahip oldukları askeri güçle inisiyatif almaları, uzun vadeli bir sürecin başlangıç hamlesi olarak görülmelidir. Bir barbarlık döneminin başlangıç işaretleri. Devlet sönümlenmiyor ve hatta güçleniyor Irak’ın işgali ve ardından başta Dick Cheney'in eski şirketi Haliburton ve öteki savunma taşeronları olmak üzere Irak’ın yeniden imarı ve petrol çıkarma işlerinin ABD’li şirketlere verilmesi bizlere gözlerimizi çıkartırcasına devlet organizasyonunun güçlendiğini, faaliyet alanını genişlettiğini ve ekonomiye müdahalesinin arttığını gösteriyor. Özellikle de emperyal devlet ülke içindeki iktidarlarını yoğunlaştırmak ve denizaşırı bir dizi kurum ve ekonomik-politik izdüşümlerinin yaratılması ve geniş nufuz ve hakimiyet alanlarının oluşturulmasında kayda değer etkinlik artışı göstermiştir. Bu da bize emperyal devletin basit olarak “pazar güçlerinin” ürünü olmadığını; önde gelen emperyalist ekonomilerin egemen sınıfları tarafından oluşturulan askeri ve politik iktidarın ürünü olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Evet bir kez daha ayırdına varıyoruz ki kapitalizmde kâr namlunun ucundadır. Bu namlu da bugün emperyal devletin silahının namlusudur. Afyon Savaşları sırasında İngiliz donanması Çin’de hangi işlevi gördüyse ABD ordusu da bugün Irak’ta aynı işi yapıyor. Bugünün Halliburton’ dünün İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin yerini alıyor. Soğuk Savaş sonrası, yeni pazarların açılması, büyük şirket evlilikleri, finans sektöründeki yoğun ve hızlı hareketlilik vs ile tolere edilebilinen büyük kapitalist devletler arasındaki çelişki ve gerilimler, ABD-İngiltere hamlesi ile karşılıklı “kümelenmeye” dönüşmüştür. Bu saflaşmanın gerçek nedenlerini de kısa vadeli çıkar çatışmasından öteye, orta ve uzun vadeli küresel bir hegemonya mücadelesinin parçası olarak değerlendirmek gerekir. Bu anlamda, Almanya, Fransa, Rusya ve Çin’in gerek Irak gerekse de bölge özelindeki aktüel çıkarları kimi pazarlıklar sonucunda “garantiye” alınsa ve bugün belirli bir “uzlaşma” sağlansa bile, bugünkü “kümelenme”nin küresel etkileri kademe kademe kendisini yeniden üretmeye devam edecektir. Zira, daha şimdiden, “kümeler” dünya ölçeğinde çeşitli müttefik arayışlarını yoğunlaştırmışlar, karşılıklı olarak devletleri kendi saflarına çekme uğraşına yönelmişlerdir. Askeri, ekonomik ve politik/diplomatik teşvik ya da şantaj siyasetlerinin gölgesindeki bir hegemonya mücadelesinin ciddi yeni gerilim ve çatışmalara kaynaklık edeceği açıktır. İşgal öncesi ABD’nin istediği BM kararının alınması için devletler düzeyinde yürütülmekte olan “ikna” turları, devletleri, sonuçları önümüzdeki yıllarda ortaya çıkacak bir “saflaşmaya” zorlayacak gelişmeler olarak görülmelidir. Irak’ın işgali somutluğundan giderek “küresel bir saflaşmaya” dönüşme eğilimi taşıyan bu gelişmelerin bugün için doğrudan sıcak bir çatışmaya dönüşme olasılığı çok zayıf olmakla birlikte, özellikle uluslararası ekonomik ve siyasi alanda ve devletlerarası ilişkilerde ciddi karşılıkları olacaktır. Ortaya çıkan bir başka gerçek çokuluslu şirketlerin aralarındaki rekabeti de devletleri üzerinden yürüttükleridir. Irak’ın işgaline karşı çıkan Fransa, Rusya ve Almanya hükümetleri aslen Irak’ta bulunan şirketlerinin çıkarlarını koruyor. İşgal öncesi Fransız petrol devi Total Final Elf, Majnoon ve Bin Umar bölgelerinde, petrol sahaları geliştirmek için özel pazarlık haklarıyla, Irak’taki en büyük pozisyona sahip şirketti. Ondan sonraki en büyük anlaşma ise , İtalya’daki Eni’ye ve LukOil tarafından yönetilen bir Rus konsorsiyumuna gitmişti. İşgalin ardından tüm bu anlaşmalar buharlaştı. Şimdi Irak’taki tüm arpalık işlerden uzak tutulan savaş karşıtı! cephenin şirketleri yasta. Öte yandan emperyalist kapitalist devletler arasında önümüzdeki dönemde yeni bir mücadele alanı olarak şekillenme olasılığı yüksek olan BM, NATO gibi uluslararası kimi örgütlerin de gözden geçirilmeleri ve yeniden yapılandırılmaları ihtiyacı gündeme gelebilecek olası gelişmeler arasında sayılmalıdır. Aynı şekilde siyasal askeri alanda yaşanan bu gerilimin süreç içerisinde DB, IMF gibi dünya ekonomisine yön veren küresel sömürü aygıtlarına sıçraması da gelişmelere bağlı olarak gerçekleşebilecek diğer bir olasılık olarak görülmelidir. ABD hegemonyası Irak işgali ve öncesinde ABD’nin bölgeye yaptığı büyük askeri yığınakla, ABD daha şimdiden (Afganistan hamlesi, Kırgızistan ve Türkmenistan’la yaptığı anlaşmalarla birlikte) bölgedeki politik askeri güçlerden bizatihi birisi haline gelmiştir. Böylece ABD bölgedeki inisiyatifini arttırmış, bölge ülkelerine sınır komşusu olmuş, bugüne kadar taşeron devletler eliyle yürüttüğü siyasi ve askeri faaliyetlerini artık doğrudan kendisi yürütebilecek yeni bir mevzii kazanmıştır. Böylesi büyük bir askeri yığınak ABD’yi bir çok bölge ülkesi için “içsel bir olgu” haline getirecektir. Bu anlamda önümüzdeki yıllarda bölge devletlerinde (özellikle de Müslüman ülkelerde) önemli rejim krizleri ve iktidar değişikliklerinin gerçekleşmesi, kimi fiili sınır değişikliklerinin yaşanması şaşırtıcı sayılmamalıdır. Öte yandan, bölgedeki Müslüman ülkelerin, Irak’ın işgali karşısında etkili bir tutum geliştir(e)memeleri, hatta bir çoğunun topraklarını ABD askerlerine öteden beri açmış olmaları, ABD’nin işini bir hayli kolaylaştırmıştır. Belli ki, “İslam dünyası”, bu “Haçlı Seferi”ne topyekün bir karşı koyuş içine girememektedir. ABD’nin bölgedeki askeri varlığı, bu tür niyetler taşıyan devletler için de önemli bir caydırıcı özellik taşıyacaktır. Ne var ki kimi islami gruplar temelinde anti-Amerikancı bir sürecin gelişme olanakları da dikkate alınmalıdır. Ancak, İslamcıların yürütecekleri silahlı faaliyetler ABD’nin bölgeye uzun süreli yerleşmesine vesile olabileceği gibi, uzun yıllar Amerikan himayesinde palazlandırılan bu grupların gerçek bir anti-emperyalist mücadele sürecine yönelebilme olasılıkları da bir hayli zayıf görünmektedir. Bu anlamda kısa vadede bölgedeki içsel dinamiklerin süreci tersine çevirebilecek etkili bir direniş geliştirme olasılıkları zayıftır. Böylesi bir süreç, küresel bir kaos anlamına geldiği gibi, direniş olanakları açısından da yeni bir dönemin habercisi sayılmalıdır. Gerek emperyal saldırıların yoğunlaşması gerekse de emperyalist kapitalist devletler arasında gelişecek hegemonya mücadelesinin uluslararası düzeyde ve ulusal ölçeklerde yeni direniş olanaklarının gelişmesine vesile olacağı, gerek geçmiş dönemlerin deneyimleri ışığında gerekse de bugün bütün dünyayı etkisi altına alan savaş karşıtı etkinliklerin gelişmesinden türetilebilecek bir sonuç olarak önümüzde durmaktadır. Sürdürülen savaş karşıtı etkinlikler, hiç kuşkusuz, özü itibariyle krizini askeri saldırılar yoluyla aşmaya çalışan kapitalizme karşı olmak anlamına gelmektedir. Ancak bugün ağırlıkla insani talepler temelinde geniş kitlelere ulaşan savaş karşıtlığının politik muhtevasının derinleştirilmesi, geniş kesimlere yayılması ve işgale karşı mevzilendirilmesi büyük önem kazanmaktadır. Önce yık sonra yap Ne güzel iş! Önce yık talan et, öldür. Ardından parasını petrol satışlarından tahsil etmek üzere yeniden imar et. Ta ki yeniden yıkıp yeniden yapana dek. Bush yönetimi şu anda savaştan sonra Irak’ın yeniden inşası için para bekleme sırasına giren ABD şirketlerine 1.5 milyar dolarlık devlet kontratları dağıtma sürecinde. O zaman, bombalayın gitsin! Ne kadar yıkarsanız o kadar iyi! Ya da en azından yeniden inşa işinde olanlar için böyle. Bu iş bizim belediyelerin “kaldırım” işine döndü. Hoş mantık olarak aynı şey ya! Saadete gelirsek ABD yönetimi hangi şirketlere para (pardon iş) dağıtıyor diye baktığımızda karşımıza seçilen birkaç şirketin ortak paydasının Bush’un partisine geçmişte büyük para yardımları yapmakta niyetlerini ispatlamış olmaları geliyor. Bunların arasında teklif verenler (hükümetle iyi ilişkileri olan dörtlü, yani, Bechtel Grubu, Fluor Grubu ve tabii ki Haliburton) son iki seçimlerde toplam 2.8 milyon dolar seçim yardımı vermiş olup, bunun da yüzde 68’i Cumhuriyetcilere gitmiş. Görüldüğü kadar ABD içinde de keskin bir mücadele sürüyor. Eski bir gelenek, adamını iktidara getir ve nemalan. Hiç yabancı gelmiyor değil mi? Örneği Bechtel şirketidir. Sonunda 100 milyar dolara kadar çıkabilecek olan 680 milyon dolarlık Irak’ın yeniden inşası kontratını dev uluslararası mühendislik şirketi Bechtel kazandı. Bechtel politikacılar ve hükümetle yakın bağlarını sürdüren bir şirkettir. Savunma Bakanlığıyla 1.03 milyar dolarlık anlaşmalarıyla savunma kontratlarında 17. sıradadır. 1999-2000 yılları arasında da politikacılara 1.3 milyon dolar seçim yardımı verdiği biliniyor. Şirketin başkanlarından bir tanesi, Jack Sheenan, Savunma Politikaları Kurulu’nda yer alır. Bu kurul, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’e danışmanlık yapmaktadır. Şirket Genel Müdürü Riley Bechtel, Başkan’ın Dışsatım Konseyindedir. Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in Haliburton’unu da zikretmek gerekiyor. Bu şirketin yan kuruluşu Kellog Brown Root (KBR) daha önce yanan petrol kuyularında yangınları söndürme anlaşmasını kazanmıştı. KBR aracılığıyla Haliburton sonu açık bırakılmak kaydıyla 7 milyar dolarlık (gizli koşulları halen saklı tutulan) ABD ordusuna dünyada yapacağı operasyonlara lojistik destek sağlama kontratına sahip. Bu şirket aynı zamanda ABD ordusunun elbise, bot, yiyecek vs ihtiyaçlarını da karşılayan şirkettir. Şirketin son olarak Guantanamo Üssü’nde Taliban esirleri yerleştirmek için 35 milyon dolara “F” tipi hücreler yaptığını hatırlarsak “sineği sıkıp yağını çıkarmak” deyimi, Halliburton’un savaş çıkarlarına uygun bir deyimdir. Irak’ın petrol çıkarma işlerini yürüten ve çok eski mazisi olan Irak Petrol Şirketi’nin başına geçirilmesi beklenen ilk kişi olan Phillip Carroll, çok yakınlarda Fluor şirketinin Baş İşletme Müdürü’ydü ama ondan önce de İngiltere ve Hollanda’nın sahipliğini yaptığı Royal Dutch Shell’in Amerikan yan şirketi olan US Shell’in başkanlığını yapıyordu. Hem Fluor hem de Shell’in geçmişlerindeki karanlık noktaları bir hatırlayalım: Fluor, Alaska’da petrol boru hattı anlaşmalarından Kazakistan petrollerine ve Suudi Arabistan gaz ve petrokimya teşebbüslerine kadar bütün dünyada faaliyetleri olan bir şirket. Amerika’nın en büyük 500 şirketi arasında ve geçen yıla kadar kontratların toplamı 10.6 milyar dolardı. Afganistan’da iş yapmak için Fluor, ABD ordusunun İstihkam Bölümü’nden 100 milyon dolarlık iş aldı. Güney Afrika’da açılan bir davada da davalı olan Fluor şirketi iddialara göre, zenci işçileri “ırkçı yönetim zamanında sömürmüş ve dayaktan geçirmişti.” Ayrıca iddialar arasında Fluor güvenlik görevlilerinin beyaz pelerinler giyerek zenci düşmanı Ku Klux Klan kıyafetleriyle silahsız işçilere saldırdıkları da vardır. Fluor’da işe başlamadan önce Carroll, Nijerya’da Ogoni aşiretinin toprağında yaptığı operasyonları protesto edenlere yaptıkları yüzünden başı belaya girmiş olan ana şirket Royal Dutch Shell’in U.S. Shell yan şirketinin operasyonlarını yönetiyordu. Şirket tarafından kiralanmış olduğu söylenen özel muhafızlar işçi liderlerine saldırmaktaydı. Daha sonrada başta işçi lideri Ken Saro-Wiwa da dahil olmak üzere hepsinin astırılmasında da Nijerya hükümetine baskı yapıldığı da iddialar arasındadır. ABD Irak’a niye saldırdı? Öncelikle ABD’nin savaşa yönelik demokrasi getirmek vs gibi propaganda gerekçelerini bir kenara bırakırsak ABD’nin hedefinin Irak’ta bir rejim değişikliğiyle sınırlı olmadığı açık. ABD’nin dünyaya uygun gördüğü demokrasinin kriterlerine kısaca bir göz atan herkes bu konuda bir fikir sahibi olur. Büyük şef küçük Bush en son savaş kabileleri tarafından yönetilen Afganistan’ı demokrasiye kavuşmuş ülke ilan etti iyi mi! Emperyalizm zayıflatılmış belleklerden hoşlanır ve elindeki medya tekellerini de bu amaçla kullanır. Şimdi artık kimse İki ay öncesinin “Şeytan’ı Saddam Hüseyin ve onun Baas Partisi’nin, kendi halkını gazla öldürdüğü Halepçe katliamından sonra bile, ABD’nin suçu İran'a atmaya çalıştığını ve eski şef büyük Bush'un olayın hemen akabinde Irak'a ek olarak 1.2 milyar dolar kredi verdiğini hatırlamıyor. Ancak her şeye rağmen bugün asıl hedefin küresel bir hegemonya, bunun için Ortadoğu’da tam hakimiyetin tartışmasız gerekliliği herkesce biliniyor. İran’ın elden çıktığı günden bu yana Ortadoğu’da İsrail’in güvenliğine endeksli bir dış politika sürdürmek zorunda kalan ABD’nin Irak’ta elde ettiği pozisyonla birlikte kartları güçlenmiştir. Artık sadece “Araplar’ın düşmanı bir devletin” hamiliği görüntüsünden daha fazla bir pozisyon sağlamak için elde iyi kartları vardır. Hemen belirtelim ki ABD’nin Irak’ı işgalinin ardında hiçbir devletin ABD’yi tehdit etmesine veya ona rakip olmasına izin vermemek için, ABD’nin küresel askeri hakimiyetinin rakipsiz devamını sağlamak amacı yatmaktadır. Bunun için de yeni bir saldırı konsepti geliştirmiştir: Birleşik Devletler’in, dünyanın herhangi bir yerinde, onun güçlerinin ve yurtdışındaki kurumlarının veya onun dost veya müttefiklerinin güvenliğine bir tehdit olarak düşünülen devletler veya güçlere “önce sen vur” askeri saldırılara başvurmaya hazır olma. Ancak bu “önce sen vur” taktiği doğrudan Irak’a yönelik değildir. Sadece Irak’ın sahip olduğu enerji yataklarının asıl amaca hizmet edercesine kontrolüdür. Yani “önce sen vur” taktiği aslında ABD’nin küresel rakiplerine ya da olası rakiplerine karşı geliştirilmiş bir taktiktir. Şimdi Irak’ın işgalinin ardında petrol üretimini kontrol altına almak vardır derken bunun badece ekonomik bir faktör olmadığını söylemek istiyoruz. Elbetteki askeri, politik ve ekonomik yanlar, genel olarak kapitalizmde olduğu gibi, emperyalizmin her aşamasında içiçe geçer. Ancak, Birleşik Devletler’in Ortadoğu’daki siyasetini yöneten en önemli faktör petroldür. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Büyük şirketler için bütün bu petrolün potansiyel karına ek olarak, dünyanın bilinen petrol rezervlerinin yüzde 2’sine sahip olan ABD’nin, yıllık dünya üretiminin yüzde 25’ini kullanıyor olması gerçeği, onun petrolün kontrolündeki ısrarını anlatmaktadır. Birleşik Devletler’in, 110 milyar varil veya dünya arzının yüzde 12’sinden oluşan, Irak petrol üretimini, -ki dünyanın ispat edilmiş ikinci büyük petrol rezervlerini oluşturur (Suudi Arabistan’dan sonra)- kontrol etmeye çabaladığı konusunda hiç bir şüphe yoktur. Ortadoğu bir bütün olarak, dünyanın ispat edilmiş petrol rezervlerinin yüzde 65’ini oluşturuyor. Irak’ta şimdiye kadar keşfedilmiş yetmiş üç petrol sahasından, şu anda sadece üçte birinden petrol çıkarılmaktadır. Birleşik Devletler Enerji Bakanlığı Irak’ın, “olası ve mümkün” rezervlerinde 220 milyar varil petrol olduğunu da hesaplamaktadır ki bu da, şu anki yıllık petrol ithalat seviyesiyle ABD’nin doksansekiz yıllık ithalat toplamına yetecek miktara ulaşmaktadır. ABD Enerji Bakanlığı, ABD ve Çin’de ortaya çıkan talepteki keskin artışlarla, önümüzdeki yirmi yıl içinde küresel petrol talebinin şu anki günlük 77 milyon varilden, günde 120 milyon varile kadar yükselebileceğini öngörmektedir. Şu anda, ABD petrol ithalatının hemen hemen yüzde 24’ü Ortadoğu’dan gelmektedir ve alternatif kaynaklar kururken bunun hızla yükselmesi beklenmektedir. ABD petrol şirketleri savaşın başlamasından hayli önceden beri, Irak ve İran’a dönebilecekleri gün için pozisyon almaktadırlar. Anadarko Petroleum Corporation Başkanı Robert J. Allison Jr Irak işgalinden önce: “Ortadoğu’ya giriş yapmak için, Katar ve Umman’da satın almalar yaptık… Irak ve İran milletler ailesinin tekrar bir parçası olduklarında, kendimizi Ortadoğu’da pozisyonlandırmaya ihtiyacımız var” demekteydi. Kürt Sorunu’nda yeni evre Binlerce yıldır sıcak çatışmalara, iç savaşlara, anlaşmazlıklara sahne olmuş bölgede bu aşamadan sonra, ABD daha doğrudan düzenleyici bir güç olarak pozisyon alacaktır. Özellikle de mevcut ihtilafların yeniden düzenlenmesinde ABD aktif bir müdahale gücü, pratik olarak da düzenleyici haline gelecektir. Bu anlamda Filistin ve Kürt meseleleri böylesi bir süreçten doğrudan etkilenecek iki temel sorun alanı olarak durmaktadır. On yıllardır bölgedeki çatışma ve gerilim kaynaklarından ikisini oluşturan bu sorunlar, ABD’nin bölgeye yerleşmesi ile birlikte yeni bir döneme girecektir. Özellikle Kürt sorununun işgal sonrası ortaya çıkan tabloda ne tür bir seyir izleyeceğini kestirebilmek hala çok mümkün olmasa bile, Kürt sorunu bundan böyle doğrudan ABD’nin bölgedeki ve Irak’taki tasarım ve tasarruflarına bağlı bir seyir izleyecektir. Bir bölge ve dünya sorunu haline dönüşen Kürt meselesi giderek karmaşıklaşarak ve bölgedeki taşların yeniden dizilişinde önemli bir koz olarak gündeme gelecektir. Böylesi bir gelişmenin de başta Türkiye olmak üzere, Kürtler’in yaşadığı ülkelerdeki iç istikrarsızlığı arttırıcı bir özellik taşıma olasılığı daha da güçlenme eğilimine girmiştir. Özellikle ABD’nin bugünden sonra Kürt sorununun neresinde yer alacağına bağlı olarak Kürt sorunu önemli bir gerilim ve çatışma kaynağı olmaya devam edecektir. İşgal 1990’ların sonucudur 1990’lı yıllarda, ABD’nin tek süper güç olarak kalmasına neden olan Sovyetler Birliği’nin çökmesi ve ABD de, başta Avrupa olmak üzere diğer kapitalist/emperyalist ülkelerden daha büyük bir büyüme, yeni bir sürecin habercisi oldu. Bunu izleyen gelişme ise ABD’nin bu süreçte elde ettiği kazanımları kalıcı kılma uğraşıdır. ABD hem güney kürenin ve hem de potansiyel rakiplerinin alehine ve hızla hareket ediyor. Bunun sonucunda emperyalist rekabetin canlanmasının yanısıra, dünya ölçeğinde bir sömürünün yoğunlaşmasından sözedilebilir ve diğer kapitalist ülkelerin ABD’ye direnç göstermeleri eşyanın tabiatına uygundur. Büyüyen ve genişleyen bir ABD hedefi sadece ABD’yi dünyanın imparatoru yapmanın bir stratejisi olarak değil, ayrıca ABD ekonomisinin uzun bir dönemdir içinde bulunduğu durgunluk sürecinden, ekonomik krizinden çıkışının bir yolu olarak da görülmektedir. ABD’yi yönetenler askeri harcamalar ve artırılmış silah ihracatı aracılığıyla ekonomiyi harekete geçireceğine inanmaktadır. “Ama savaşla ilişkili artan askeri harcamalar, ekonomik problemlere de katkıda bulunur. Çünkü bu harcamalar şüphesiz, sadece insanlara yardım etmekle kalmayıp, ekonomik büyümeyi harekete geçirmek için iş dünyasının son derece ihtiyaç duyduğu tüketici mallarına olan talebi yaratan sïsyal programlardaki daha fazla kesintileri gündeme getirir. Tarihsel olarak, emperyalist genişlemenin, ülke-içinde ihtiyaç duyulan ekonomik ve sosyal değişimleri sağlamanın bir yolu olarak kullanılma teşebbüsleri, neredeyse her zaman başarısızlığa uğramıştır.” Bugün ABD ekonomisinin, en iyimser ifadeyle, kronik bir yavaş büyüme trendine oturduğunu; büyümesini, 1990’larda olduğu gibi dış kaynaklarla finanse etmesinin artık giderek zorlaştığı açık. Düşük büyüme ve çifte açıkların (cari ve bütçe) yabancı yatırımcıyı ABD ekonomisinden uzaklaştırmaya başladığı da biliniyor. Geçen hafta, Morgan Stanley ekonomistlerinden Rebecca McCaugrin'in aktardığına göre en son veriler Şubat ayında ABD tahvil ve hisse senetlerine yabancı talebin üç aydır sürekli düşmekte olduğunu gösteriyormuş. Ocak ayında 40 milyar olar olan net alımlar Şubat ayında 22 milyar dolar gibi zavallı bir düzeye düşmüş. Pudentbear'ın analistlerinden Auback'ın işaret ettiği gibi FED'in yabancı hesaplarındaki gelişmeler, özel yabancı yatırımcının kaçtığını, bu sürecin doları zayıflatmaya devam ettiğini, hazine tahvillerine yönelik yabancı talebin yalnızca yabancı devletlerden geldiğini gösteriyordu. ABD Hazine Bakanlığı da yabancı piyasalarda yatırımcıların dolar varlıklarını satma eğiliminin giderek güçlendiğini tespit ediyordu. FED Başkanı Alan Greenspan da, 30 Nisan'da çekirdek enflasyonun çok düşük olduğunu, “deflasyonist basınçların daha da güçleneceğini” vurguladı. Tüm bunlar bombalar düştükçe, tanklar ilerledikçe, petrol fiyatlarının gerilemesini ve dünya borsalarının tavan yapmasını açıklıyor. Irak Savaşı ile birlikte New York Borsası’nın son 20 yılın en büyük yükselişini yapması ve borsacıların Cuma günü kapanış çanını ABD ordusu subaylarına yaptırmaları da piyasaların bir teşekkürü idi. Sonuç olarak anlaşılması gereken, ABD’nin yeni dünya hakimiyeti doktrini, alışılmamış bir yönetimin ürünü değildir (hele yönetim içindeki bir kliğin hiç değil), daha ziyade emperyalizmin bugünkü aşamasının bir ürünüdür ve son 10 yılla doğrudan bağlantılıdır. Ancak bizce sınırsız emperyal hakimiyet için böylesi bir süreç, uzun dönemde başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkumdur. Emperyalizmin, merkezleştirme özelliği kadar merkezkaç eğilimleri de vardır. Askeri hakimiyet, ekonomik hakimiyetle birlikte olmadığı sürece, sürdürülemez ve ekonomik hakimiyet kapitalizm içinde içsel olarak istikrarsızdır. Daha önceki sayılarımızda ısrarla belirtiğimiz gibi ABD’nin devasa büyük askeri gücü ile ekonomisi arasında ters orantı vardır ve bu sürdürülemez bir durumdur. Yine de bu denli güçlü bir bir savaş makinasının büyük bir imparatorluğa gidişini tersine döndürmek zordur. Ancak sürecin geleceğini halkların iradesi belirleyecektir. Washington’ın emperyalist ihtiraslarıyla bu ihtiraslara karşı gelişecek direniş dünyanın yarınına yön verecektir. Bu nedenle halkların, savaş ve emperyalizme karşı militan mücadelesini harekete geçirmek, insanlığın geleceği açısından son derece önemlidir. |
|
![]() |
| Bookmarks |
| Konu Seçenekleri | |
| Modları Göster | |
|
|
Okuduğunuz Konuya Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Açan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| +18 Sütun Gibi | ata_berk | Resimler | 2 | 18-07-2007 19:31 |
| kabus gibi _1_ | tombulkedi | Esrarengiz Olaylar | 4 | 24-06-2007 01:57 |
| kabus gibi _2_ | tombulkedi | Esrarengiz Olaylar | 1 | 23-06-2007 21:52 |
| Gs gibi olacağız! | Csop-Turk | Galatasaray | 0 | 25-01-2007 20:50 |
| Aslanlar gibi! | 'ArDa' | Galatasaray | 1 | 27-10-2006 17:03 |
Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. Şuan saat: 07:31 .
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)