XSiR.NeT | Temiz Internet » Genel Kültür » Edebiyat Dünyası » Tarihte Türkçe
kayit ol

Edebiyat Dünyası Edebiyat ile ilgili konular Edebi eserler

Tarihte Türkçe

Genel Kültür forumlarındaki Tarihte Türkçe konusunu görüntülemektesiniz. ESKİ ANADOLU TÜRKÇESİNİN TÜRK DİLİ TARİHİNDEKİ YERİ Zeynep KORKMAZ 1-Eski Anadolu Türkçesi veya Eski Türkiye Türkçesi diye adlandırdığımız yazı dili, bilindiği gibi, Anadolu ve Rumeli bölgesinde ve Oğuz-Türkmen lehçesi temelinde ...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 02-08-2008, 00:57   #1 (permalink)
Atık Üye
HesPeRiDes - ait Avatar
Durum:Offline
Üyelik Tarihi: Jul 2008
Nerden: **
Mesajlar: 806
Takım: Galatasaray
KanGrubu: A rh -
Eğitim: Üniversite
Sevdiği Bölüm: E şıkkı :)
Burcunuz: Başak
Arkadaşları:9
Ettiği Teşekkür: 30
Aldığı Teşekkür 44
Xsir Gücü: 0
Xsir Puanı: 61
Xsir Grafiği: HesPeRiDes will become famous soon enough
Tanımlı Tarihte Türkçe



ESKİ ANADOLU TÜRKÇESİNİN TÜRK DİLİ TARİHİNDEKİ YERİ



Zeynep KORKMAZ



1-Eski Anadolu Türkçesi veya Eski Türkiye Türkçesi diye adlandırdığımız yazı dili, bilindiği

gibi, Anadolu ve Rumeli bölgesinde ve Oğuz-Türkmen lehçesi temelinde kurulup gelişmiş olan Türk yazı dilinin Xlll-Xv.yüzyıllar arasını kaplayan ilk dönemidir. Bugün Türkiye ve Avrupa kitaplıklarında yüzlerce yazma eseri bulunan Eski Anadolu Türkçesi, dil yapısı bakımından özel bir değer taşıdığı gibi,Türk dili tarihindeki yeri bakımından da bir dönüm noktası oluşturur. Çünkü XIII. Yüzyıla gelinceye kadar Oğuz boyları, Orta Asya Türk devletlerinin siyasi ve sosyal dokusunu oluşturan etnik yapıda önemli bir yer tuttukları halde, lehçeleri müstakil bir varlık gösterememiştir. Oğuz Türkçesinin bağımsız bir kimliğe ulaşabilmek için geçirdiğitarihi sürecin bir özet halinde gözden geçirilmesi bile, bu önem ve değeri kendiliğinden ortaya koyacak niteliktedir.



Oğuzcanın Eski Anadolu Türkçesinden önceki tarihi dönemi, Oğuz boylarının tarihteki yerlerine koşut olarak başlı,ca iki alt döneme ayrılabilir. Bunlar:

a-Vl-Xl, yüzyıllar arasındaki dönem,


b- Xl-Xlll, yüzyıllar arasındaki alt dönemlerdir.



2. Bilindiği üzere Oğuzlar, Köktürklerin tarihine paralelolarak VI. yüzyıldan beri tarih sahnesinde varlığını duyurmuş olan büyük bir Türk kavmidir. Vl-Xl. yüzyıllar arasını kaplayan ve Türk dili tarihinde Eski Türkçe diye adlandırılan dönemde, Oğuz boyları varlıklarını Köktürk (MS. 552-745),Uygur (MS. 745-840) ve Karahanlı (MS. 912-1212) Türk devletlerinin coğrafyasında, siyasi bakımdan onlara bağlı ve zaman zaman da bu devletlerin siyasi yapısını etkileyen bir etnik kololarak sürdüregelmişlerdir. Orhun ve Yenisey Yazıtları'ndaki kayıtlardan, Oğuzların VII. yüzyılın ilk yarısında Yenisey bölgesindeki Barlık ırmağı yörelerinde, VII. yüzyılın ikinci yarısından sonra da Tula ırmağı boylarında ve Ötüken yöresinde oturdukları bilinmektedir' , Bunlar, Köktürklerin yerini alan Uygurlar döneminde de Orhun ırmağı bölgesinde yaşarruşlardrr'. Karahanlılar döneminde ise, Karahanlıların batısındaki sınır




bölgesinde yer almışlardır. Bu Türk boyunun, ıx-xL. yüzyıllar arasındaki dönemde, Aral gölünün kuzeyindeki steplerde ve Seyhun (Sirderya) ırmağının iki yakasında oturdukları tarihi ve coğrafi kaynakların verdikleri bilgilerden anlaşılmaktadır. Bunların daha X. Yüzyılda, Sirderya (Öküz ırmağı)boylarında ve Aral gölü kıyılarında Yenikent merkez olmak üzere bir Yabgu Devleti kurdukları da biliniyor.


Oğuz Türkmen boylarının tarihte böyle önemli bir yerlerinin bulunmasına rağmen, bu dönemde


üğuzca kendisini bağımsız bir varlık halinde ortaya koyamamıştır. Bu durum, Türk dilinin o




yüzyıllardaki tarihi akışını yönlendiren etkenler yanında, asıl, Oğuzların bağımsız bir siyası varlık kuramamış olmalarıyla ilgilidir. Bu dönemde meydana getirilen eserlerde, Oğuz-Türkmen lehçesi, kendi varlığını ancak bazı beliıtiler halinde ortaya koyabilmiştir.



Aslında Eski Türkçe dediğimiz dönem, dil yapısında az çok farklı lehçelerin izlerini taşıyan bir
dönemdir. Oğuzların bağlı bulundukları Türk devletlerinin sınırları içinde birbirinden farklı etnik
unsurların yer almış ve bunlara ait dil özelliklerinin yer yer yazı diline yansımış olması, Köktürk


yazıtlarında olsun, meydana getirilen daha sonraki yazılı eserlerde olsun, birtakım lehçe veya ağız ayrılıklarının doğmasına yol açmıştır. W. Radloff'un bu konudaki tespiti:' ilgi çekicidir. S. E. Malov da Yenisey ve Orhun Yazıtları'ndaki lehçe ayrılıkları ile eski Kuzey Oğuzcanın etkisine işaret etmiştir". A.von Gabain ise, Uygur yazıtlarında olduğu gibi, Orhun ve Yenisey Yazıılan'nda da lehçe ayrılıkları yüzünden bir dil birliğinin bulunmadığını belirtmiş, Eski Türkçe döneminden bugüne kadarhangi kavmi'unsurlara ait olduğu tespit edilemeyen beş ayrı lehçenin izlerinden söz etmiştir', Köktürk ve Uygur ülkelerinde Oğuzlar da önemli bir yer tuttuklarına göre, Eski Türkçede Oğuz lehçesi ile ilgili birtakım özelliklerin de kendini göstermesi olağandır. Nitekim bizim daha önce bu konuda yaptığımız bir araştırma,


Yenisey ve Orhun Yazıtları ile Uygurcanın n lehçesinde, genel eğilimler veya belirtiler halinde

birtakım Oğuzca özelliklerin de yer aldığım" ortaya koymuştur. Daha sonraki yüzyıllarda Karahanlı dönemini temsil eden Anonim Kur'an Tefsiri'nde de, A. K. Borovkov Oğuzcanın etkisini tespit etmiştir?



Sonuç olarak, Eski Türkçede Oğuz-Türkmen lehçesinin izlerine rastlanmakla birlikte, bu


dönemde Oğuzca, esas itibariyle konuşma dilinden öteye geçemeyen bu yüzden de özellikleri açık seçik belirlenemeyen sisli bir perdeyle örtülmüş bulunmaktadır.

3. Gelelim Xl-Xlll, yüzyıllar arasındaki döneme:


Oğuzlar bu dönemde Orta-Asya' daki varlıklarını daha belirgin duruma getirmişler; Yukarıda


belirttiğimiz Yabgu Devleti'nin merkezi Yenikent'e ilave olarak Haare, Cend, Sepreıı, Suğnak, Karaçuk (Fôrabı, Barçınlig-Kent, Ecııas, Urkenı, Sırlı- Tanı gibi yeni şehirler kurarak Sirderya ırmağının iki yakasında kısmen göçebe kısmen de yerleşik hayata geçmişlerdir. Kaşgarlı Mahmud, yerleşik yaşayışa geçmiş olan Oğuzların yüksek kültürlü bir şehir hayatı yaşadıklarınaişaret etmiştir".



Öte yandan Xl-Xlll. yüzyıllar arasında Oğuzlarm Aral gölü kıyılarındaki steplerden güneye
Harezm ve Sirderya bölgesine sürekli göç ettikleri. Harezm yoluyla Horasan üzerinden Yakın Doğuya uzanarak Selçuklu devletlerinin kuruluşunu hazırladıkları bilinen tarihi gerçeklerdir. Xl-Xlll. yüzyıllar arası, aynı zamanda Oğuzların Orta-Asya' dan batıya doğru uzanan siyası etkinliklerinin güçlenme dönemidir. Nitekim daha XI. yüzyılda büyük Selçuklu Devleti 'nin batıya yaptığı göçlerle, Oğuz nüfuzu yalnız Sirderya, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan bölgelerinde kalmamış; Azerbaycan üzerinden Abbasi Devleti'nin başkenti ve büyük kültür merkezi Bağdata kadar uzanmıştır.

XI. yüzyıl sonlarında Kaşgarlı Mahmud'un Divaııu Lügat-it Türk'te Oğuzlara ve Oğuzcaya
ağırlıklı bir yer vermiş olması, hiç şüphe yok ki, Oğuzların bu dönemde, Orta-Asya ve Batı Türk dünyasında oynadıkları etkin rolle ilgilidir. Gerçekten de Oğuz Türkçesi üzerindeki ilk somut bilgilerimiz, Kaşgarlı Mahmud'un Oğuzca için ayırdığı bölümde verdiği bilgilere veya yer yer yaptığı açıklamalara dayanıyor. Bu bilgilerden, Oğuzca'run XI. yüzyıl sonlarında, VI. yüzyıldan beri coğrafi ve siyası ayrılıklara rağmen tek bir kol halinde süregelen ve o dönemde KarahanIı (Hakaniye) Türkçesi diye adlandırılan ortak yazı dilinden hangi noktalarda ayrılmış olduğunu, bazı belirsizliklere rağmen ana çizgileriyle az çok kestirebiliyoruz", Ancak unutmamak gerekir ki, XI. yüzyıl sonunda Oğuzca genel olarak herhalde genelolarak yine konuşma dilinin sınırlarını aşamamış bir lehçe durumundadır.

4. Oğuzcanın geçirdiği ikinci tarihi gelişme süreci Xll-Xlll. yüzyılları kapsayan dönemdir. Bu
yüzyıllarla ilgili tarihi kaynakların Oğuzlar hakkında verdiği bilgiler ve bugün elimizde bulunan, yazılış tarihleri kesin olarak bilinmese de dil yapıları bakımından bu döneme sokulabilecek olan eser/er,Oğuzcanın XII, XIII yüzyıllarda Karahanlı yazı dilinden Oğuzca temelinde bir yazı diline doğru bir yol alma (yani Oğuzcaya canlılık kazandırma) mücadelesi verdiğini ortaya koymaktadır. Yazılış alanları Harezm ve Anadolu arasına giren Behcetü'l-hadaik, Ali'nin Kıssa-i Yusuf'u, Kitab-ı Güzide, Kuduri Tercümesi, Kiıabu 'l-ferai; gibi eserlerin dili ile Kaşgarlı 'nın Oğuzca için verdiği özellikler birbiri ile karşılaştınhnca, durumun genellikle ortaklık göstermesi, Oğuzcanın "Olga bolga dili" denilen karışık dilli eserler yoluyla bir yazı dili oluşturma mücadelesine girdiğini açıklayıcı niteliktedir. Bu konuda elbette farklı yorumlar da söz konusudur. Bu nitelikteki eserlerde görülen Oğuzca dışı Doğu Türkçesine özgü
özelliklerin. bir geçiş sürecinin gereği olarak Oğuzcanın normatif özellikleri olduğunu kabul eden görüşler de vardır. Kabul etmeyen ve bunları kişisel ağız yapısına bağlayanlar da... Bu konudaki farklı görüşlerin tartışması bir yazımızda özelolarak ele alındığı içinlü burada konunun ayrıntısına girmeyi gereksiz buluyoruz. Yalnız belirtmek istediğimiz husus, yine bu ikinci dönemde de Oğuzcanın dil yapısı bakımından daha kendine özgü kişiliğini bulamamış olmasıdır.

5. Üçüncü dönem, Oğuzların Orta-Asya'dan uzak bir coğrafi bölgede, yani Anadolu'da bağımsız bir devlet kurduktan sorıra (M. S. 1077), XIII. yüzyıl sonlarından başlayarak oluşturdukları Eski Anadolu Türkçesi dönemidir. Bu dönemde Oğuzların eski ortak yazı dilinden uzak kalmaları ve Anadolu'ya XIXIII.yüzyıllar arasında sürekli Oğuz göçlerinin yapılmış olması, Oğuzcanın yazı dili haline gelişinde önemli birer etkendir. Ancak, bu dönemin oturmuş, standart bir yazı dili durumuna gelmesi de elbette kolayolmamıştır. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletlerinde din dili; medrese dili; bilim dili ve dış yazışmalar dili olarak Arapçanın, edebiyat ve divan dili olarak da Farsçanın yürürlükte olması.

Türkçenin hakim duruma geçebilmesini hayli güçleştirmiş ve geciktirmiştir. Bu yüzden Selçuklular devrinde Türkçe yalnız halka seslenen basit içerikli ve dini nitelikte eserlerin dili olabilrniştir; dolayısıyla Arap ve Fars dillerine karşı büyük bir mücadele vermek zorunda kalınmıştır. Öte yandan, halkın konuşma dili olan Oğuzcanın bir yazı diline dönüştürülmesi de elbette kolayolmamıştır. Ortak İslam medeniyetinin ve Anadoludaki yeni yaşayış düzeninin gerekli kıldığı dil malzemesi, ister istemez yer yer Arapça ve Farsçadan yararlanmayı ve yerli dillerdeki bazı yabancı kelimeleri Türkçeleştirmeyi de gerekli kılmıştır.

Ne var ki. Selçuklu Devletinin yıkılması ile kurulan Anadolu beylikleri dönemi (1277-1450), Anadolu'da Oğuz-Türkmen lehçesi temelinde bağımsız bir yazı dilinin oluşmasını kolaylaştırmış ve hızlandırmıştır.Beylikler dönemi Türkçesinin ana özelliği, Arapça ve Farsçaya karşı Türkçeyi hakim kılma mücadelesinde toplanır. Gerçi XIII. yüzyıl Orta-Asya'sındaki siyası sosyal kaynaşmaların doğurduğu sonuçlar, Türk dilini aıtık tek bir kol halinde yol almaktan çıkarıp yeni yazı dillerinin oluşmasına elverişli bir ortam hazırlamıştır. Ancak, yeni yazı dillerinin oluşmasını ve Türk dilinin birkaç ana kola ayrılmasını sağlayan bu tarihi süreç dışında Anadolu Beylikleri'nin başında bulunan ve o yüzyıl Anadolu' sunun siyası' sosyal ve kültürel temsilciliklerini yapan Türkmen beylerindeki bilinçli tutumun ve kendi ana dillerine verdikleri değerin büyük payı vardır. Karamanoğlu Mehmet Bey'in H. 676 (M. 1277) yılında
divan işlerinde yalnız Türkçe kullanılmasını emretmiş olması, bu genel tutumun bir göstergesidir.

Nitekim, Anadolu'nun en batı kesimlerinden başlayarak ta Erzurum' a kadar uzanan bölgelerinde ve bütün beylik merkezlerinde etkin birer kültür ortamı oluşmuştur. Böylece Aydın, Kütahya, Bursa, İzmir,Balıkesir, Konya, Niğde, Ladik, Kastamonu, Sinop, Sivas, Kırşehir ve daha sonra Edirne gibi merkezlerde telif ve tercüme yoluyla günümüze kadar uzanabilmiş manzum ve mensur, dini, tarihi, edebi, destanı, felsefi, tıbbi nitelikte büyük çapta yüzlerce eser ortaya konabilmiştir. Bütün bu gelişmelerle XV.yüzyılortalarında, Eski Anadolu Türkçesi, artık genel çizgileri ile o günün ihtiyaçlarını karşılayabilen bir
bilim ve sanat dili düzeyine yükselmiş bulunuyordu. Böylece; Oğuz Türkçesi, VI. yüzyıldan XIII. yüzyıl sonlarına kadar uzanan birbirinden farklı iki sürecin oluşturduğu belirsizlikten ve tarihin sisli perdesi altında eriyip kaybolmaktan kurtularak Doğu Türkçesi'nden ayrı, kendine özgü şekil ve işlev dallanmalarına uğramış zengin dil yapısı ile dil tarihindeki özel yerini alabilmiştir.

6. Eski Anadolu Türkçesinin bir yazı dili halinde kuruluşunun dil tarihi açısından ortaya koyd uğu öteki sonuçları da şu noktalarda özetleyebiliriz:

1- Eski Anadolu Türkçesinin bağımsız ve zengin bir yazı dili haline gelişi. Oğuz-Türkmen
kolunun daha sonraki dallanmalarına da çığır açmış; bu yazı dilinin. zamana ve yeni kültür şaıtlarına bağlı değişme ve gelişme dönemlerinden geçerek oluşturduğu Osmanlı Türkçesi. Kırım Osrnanlıcası, Türkiye Türkçesi. Azerbaycan Türkçesi ve Gagavuzca gibi kolları içine alan Güney-Batı Türk lehçeleri grubuna sağlam bir temel vazifesi görmüştür .

2. Bu yazı dilinin kurulması ile. Oğuz Türkçesinin ses bilgisi. şekil bilgisi ve söz varlığı
açısından Eski Türkçe ile ortaklaşan yanları dışında. özellikle klasik Doğu Türkçesinden büyük ölçüde ayrılmış olan özellikleri bütün ayrıntıları ile gün ışığına çıkmıştır.

3. Bu dönemde ortaya konan yüzlerce eser ve bunların Eski Anadolu Türkçesine özgü dil
yapıları. Türk dili alanına bir zenginlik katmıştır. Türk dilinin öteki kollarında görülmeyen veya seyrek rastlanan gramer şekilleri. konuşma dili kanalıyla yazı diline aktarılmıştır. Ses ve şekil bilgisinin kendine özgü birçok özelliği, bu bağlamda yablakz-yavlak "pek, fena. kötü", tabışkarc-ıavşcuı. aruvaıı "temizirn", açavuz "açalım" örneklerindeki b>v değişmesi; Türkiye Türkçesinin bugünkü -lyor hfil kipini oluşturan alayorur, geçeyorur örneklerindeki -a yaru-r tasvir fiili; boyın viriipdiir, sarmaştıpdurur örneklerindeki geçmiş zaman kipi. bulısaram. uçısar, salısar örneklerindeki -lsAr gelecek zaman eki, yiyesi gün , göresi gö z, dogacak vakı, karınacak nesne örneklerindeki -Asl, -AcAk gelecek zaman sıfat-fiilleri ile bunları n
çekimli fiil türleri; -Ic/ık, -IncAk, -lcAgAz gibi zarf-fiil ekleri ve bunlara katılacak daha başka nice özellikler, dil hazinesine ilk kez Eski Anadolu Türkçesi kanalıyla kazandırılmış olan şekiller , yeni gramer biçimleridir.

4. Anadolu'ya 24 Oğuz boyundan 23'ünün gelmiş olması, bunlar dışında Kıpçak vb. öteki bazı
Türk etnik unsurlarının da yer alışı. gerek Oğuz boyları, gerek Oğuzların öteki un surları arasında birtakım ağız ayrılıklarının bulunması ister istemez etkisini yazı dilinde de göstermiştir . Anadolu Beylikleri döneminde her beylik bölgesinde bir kültür merkezinin filizlenmesi ve yazılı eserlerin dili ile konuşma dili arasında bir ayrım gözetilmemesi, Eski Anadolu Türkçesini oluşturan normatif ve standart ölçüler yanında , bunun dışına taşan birtakım ağız ayrılıklarının da bulunmasına yol açmıştır. Bugün bu döneme giren eserlerin çeşitli yönlerden incelenmesi bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

Eski Anadolu Türkçesinde konuşma ve yazı dilinde var olan bu farklılıklar , zamanın yol açtığı
bazı değişmelerle veya olduğu gibi günümüz Anadolu ağızlarına kadar uzanagelrni ştir. Bugün Anadolu ağızlarının zengin yapısında yer ,alan çeşitli özelliklerin temelinde yine Eski Anadolu Türkçesi yatmaktadır. Dolayısıyla, Eski Anadolu Türkçesi, Anadolu ve Rumeli ağızlarının oluşmasında da temel vazifesi görmüştür; tarihi diyalektoloji çalışmalarının da yolunu açmıştır. Gerçi bugün Eski Anadolu Türkçesi üzerinde, daha. toparlayıcı ve sınıflandırıcı çalışmalar yapılmış değildir. Onun için o dönemdeki Oğuz boylarını temsil eden kaç temel ağız yapısının bulunduğu bilinmemektedir. Bu yüzden de Anadolu ağızlarının tarihi devirle olan bağlantısını aydınlatıcı bilgilere sahip değiliz" . Bu nitelikteki çalışmalar bir kaçı geçmeyecek kadar azdır. Yalnız şu var ki, bu alandaki toparlayıcı bilgiler ortaya konduktan sonra,
Eski Anadolu Türkçesi ile Anadolu ve Rumeli ağızları arasında bir köprü kurulabilecek ve tarihi
diyalektoloji araştırmalarından verimli sonuçlar elde edilebilecektir.
 
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 02-08-2008, 00:58   #2 (permalink)
Atık Üye
HesPeRiDes - ait Avatar
Durum:Offline
Üyelik Tarihi: Jul 2008
Nerden: **
Mesajlar: 806
Takım: Galatasaray
KanGrubu: A rh -
Eğitim: Üniversite
Sevdiği Bölüm: E şıkkı :)
Burcunuz: Başak
Arkadaşları:9
Ettiği Teşekkür: 30
Aldığı Teşekkür 44
Xsir Gücü: 0
Xsir Puanı: 61
Xsir Grafiği: HesPeRiDes will become famous soon enough
Tanımlı Ce: Tarihte Türkçe



Dil tarihi uzmanları, Türk dilinin tarihî gelişimini dönemlere ayırırken metinlerle takip edilen dönemden öncesi için birbirinden az çok farklı ayrımlar ve adlandırmalar yaparlar. Bu farklılıkları bir kenara bırakarak Türk dilinin tarihî dönemlerini şöyle özetleyebiliriz:

1. Altay Dil Birliği Dönemi: Türkçenin Altay dillerinden (Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Korece, Japonca) henüz ayrılmadığı karanlık bir dönem olarak değerlendirilir.

2. En Eski Türkçe Dönemi: Türkçenin bağımsız bir dil olarak ana Altaycadan ayrıldığı dönem olarak kabul edilmektedir.

3. İlk Türkçe Dönemi: Hun, Avar, Hazar, Bulgar dillerinin Türkçeden henüz ayrılmadığı dönem olarak gösterilir.

Türkçenin karanlık çağlarına ait dönemleri ana hatlarıyla bu şekildedir. Bundan sonraki dönemlere ait metinler, yazılı kaynaklar olduğu için dilimizin tarihî gelişimi sağlıklı bir şekilde izlenebilmektedir. Türkçenin metinlerle takip edilebilen bu dönemleri sırasıyla şöyledir:
1. ESKİ TÜRKÇE DÖNEMİ(6.–13. yüzyıllar arası)

Türkçenin belgelerle takip edilen ilk dönemi olup 13. yüzyıla kadar olan zamanı içine alır. Türkçenin bütün dönemleri hesaba katıldığında hem ses ve biçim bilgisi hem de söz varlığı bakımından en saf ve duru dönemidir. Dilin gramer özelliklerini, tarihî gelişimini tespit için düzenli ve bol metinlerin olduğu bu dönemde bütün Türkler, Türkçenin bu ilk yazı dilini kullanmışlardır. Eski Türkçe dönemine ait metinler; Köktürk, Uygur ve Karahanlı metinleri olarak üç grupta toplanır:
a) Köktürk metinleri

Köktürklerin kendi icadı olan Köktürk alfabesiyle taşlar (bengü taşlar
*) üzerine yazılan metinlerdir. Bir kısmı çeşitli albüm ve dergilerde tanıtılan, bir kısmı ise henüz yayınlanmamış irili ufaklı bu metinlerin sayısı 250’den fazladır. Bengü taşların en meşhurları Kül Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk adına diktirilen ve Köktürk Yazıtları (Orhun Abideleri) adıyla bilinenlerdir. Metin itibariyle daha uzun ve kapsamlı olan bu yazıtlar dışında Köktürk çağına ait diğer bengü taşlar şunlardır: Çoyrın, Hoytu Tamir, Nalayha, Talas, Hangiday, İhe-Nûr, Köl İç Çor (İhe-Huşotu), İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Altun Tamgan Tarkan (İhe-Aşete), Mahan Kağan (Bugut).

Bunlardan “Çoyrın bengü taşının 687-692 yılları arasında dikildiği tahmin edilmektedir. Eğer bu tahmin doğruysa, altı satırlık bu taş, Türkçe yazılmış olan ve Köktürk harflerinin kullanılmış bulunduğu ilk metin olmaktadır.”
[1] Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar dikkatlerin yeni bir malzeme üzerinde toplanmasına sebep olmuştur: Kazakistanda Esik kurganından çıkan bakır tas üzerindeki Köktürk işaretli kısa yazının okunuşu doğrulanırsa Türk yazı dilinin belgeleri Çoyrın bengü taşından 1200 yıl kadar daha önceye gidecek demektir.

İleri bir tarihte belki yeni malzemeler ortaya çıkabilir. Ancak bugün itibariyle bu döneme ait en önemli belgeler hiç şüphesiz Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların bulunması ve yazısının 1893’te Danimarkalı V. Thomsen tarafından çözülerek okunması, Türk dili araştırmaları için dönüm noktasıdır.
b) Uygur metinleri

Köktürk devleti yıkıldıktan sonra tarih sahnesinde Uygurları görürüz. Yeni bir din arayışıyla Budizm’i benimseyen Uygurlar, Uygur yazısı ve Mani, Brahmi yazılarıyla taş ve kâğıt üzerine yazılmış çeşitli metinlerle kütük basması eserler bırakmışlardır. Doğu Türkistan’daki kazılarda ortaya çıkarılan yüzlerce sandık eserin çoğu, dinî nitelikli olmakla beraber aralarında tıp, falcılık, astronomi ve şiirle ilgili olanlar da vardır. En önemlileri şunlardır:

· Sekiz Yükmek (Sekiz Yığın): Çinceden çevrilen Sekiz Yükmek’te Burkancılığa ait dinî-ahlâkî inanışlar ve bazı pratik bilgiler vardır. Uygurlar arasında çok yayılan bu eser; kısa cümleleriyle, içten anlatımı ve zengin söz varlığıyla dikkati çeker.

· Altun Yaruk (Altın Işık): Sıngku Seli Tutung tarafından Çinceden Uygurcaya çevrilen en hacimli sudurdur.
* Burkancılığın temellerini, felsefesini ve Buda’nın menkıbelerini içerir. Bunlardan en meşhurları Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi (Açlıktan ölmek üzere olan parsı kurtarmak için kendini feda eden şehzadenin hikâyesi), Dantipali Beğ hikâyesi (Maiyetindeki geyikleri kurtarmak için kendini feda eden geyikler beğini Dantipali Beğ öldürür ve korkunç alevler de Dantipali Beğ’i yutar.) ve Çaştani Beğ hikâyesi (Ülkesindeki insanlara hastalık ve bela getiren şeytanlarla Çaştani Beğ’in mücadelesi)dir.

· Irk Bitig (Fal Kitabı): Köktürk yazısıyla yazılmış bir fal kitabıdır. Her biri ayrı fal olarak yazılan 65 paragraftan oluşur. Çeşitli inanışlar ve masal unsurlarının bulunduğu kitapta günlük dile ait pek çok kelime de vardır.

· Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi (İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzade): Burkancılığa ait bir menkıbenin hikâyesidir: İyi düşünceli şehzadenin bütün canlılara yardım etmek ve canlıların birbirlerini öldürmelerini engellemek için bir mücevheri elde etmek üzere yaptığı maceralı yolculuk anlatılır.

c) Karahanlı metinleri

Eski Türkçenin Karahanlı dönemine ait başlıca eserleri şunlardır:
· Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi): Yusuf Has Hâcib, 1069-1070 yılında 6645 beyit olarak yazdığı bu eserinde devlet, adalet, insan ve aklı temsil eden dört sembolik kişiyi birbirleriyle konuşturarak insanlara iki cihanda mesut olmanın yolunu göstermiştir.
Siyasetname niteliğindeki eserde, ideal bireylerden oluşan bir toplum ve devlet göz önünde canlandırılmıştır. Millî kültürle İslâm kültürünün ustalıkla birleştirildiği bu eser Tabgaç Buğra Karahan’ın iltifatına mazhar olmuş ve yazarına da Has Hâciplik
* unvanını kazandırmıştır.

Kutadgu Bilig, İslâmlığın etkisindeki Türk edebiyatının ilk ürünüdür. Dil ve edebiyat tarihi yanında kültür tarihi bakımından da en önemli kaynaklardan biridir.

· Dîvânü Lûgati’t-Türk: Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türk dilinin üstünlüğünü göstermek amacıyla Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072’de yazılmaya başlanan ve 1077 yılında halife Ebü’l Kasım Abdullah’a sunulan bu eser, ansiklopedik bir Türk dili sözlüğüdür. Kaşgarlı Mahmud, Türkçeden Arapçaya sözlük tertibinde hazırladığı eserinde madde başı kelimeleri açıklarken kendi derlediği deyimlerden, savlardan (atasözleri), koşuklardan (koşmalar) örnekler de vermiştir.
Aynı zamanda, halk edebiyatının ilk ürünleri de ilk defa böyle bir eserde derlenmiştir. Türk toplum hayatından örneklerin de bulunduğu Dîvânü Lûgati’t-Türk, 11. yüzyıl Orta Asya Türk dünyasının en sağlam dil mirası olmasının yanında Türk kültürü ve medeniyetinin eşsiz kaynaklarından biridir.

· Atabetü’l-Hakayık (Gerçeklerin Eşiği): Dinî ve tasavvufî konuların anlatıldığı bu eserin Edib Ahmet tarafından 12. yüzyılın başlarında yazıldığı tahmin edilmektedir. Kitapta; bilginin yararı, cahilliğin zararı, dili tutmanın önemi, cimriliğin kötülüğü, cömertliğin iyiliği, alçak gönüllüğünün güzelliği, kibrin kötülüğü gibi konular işlenmiştir. Eser bu bakımdan öğretici bir özelliğe sahiptir.

· Divân-ı Hikmet: Hoca Ahmet Yesevî’nin şiirlerine hikmet, bu şiirlerin toplandığı defterlere Divân-ı Hikmet denmektedir. Bu eserdeki şiirlerin hepsi, Hoca Ahmet Yesevî’ye ait değildir. Kitapta, öğretici yönü ağır basan manzumeler vardır. Hoca Ahmet Yesevî, Türklerin İslâmı daha iyi tanımalarına hizmet etmiş, yaşadığı dönemde birleştirci bir rol üstlenmiş, Hacı Bektâşı Velilerin Yunus Emrelerin, Mahdum Kuluların yetişmesine vesile olmuştur.
2. ORTA TÜRKÇE DÖNEMİ (13.–15. yüzyıllar arası)

Eski Türkçeyle yeni Türkçeyi birbirine bağlayan geçiş dönemidir. Bu dönemde bütün Orta Asya’da kullanılan Türkçeye, Ortak Türkçe, Müşterek Orta Asya Türkçesi adları da verilmiştir. “Orta-Asya Türk dünyası, XII. yüzyılda başlayan bazı kaynaşma, karışma ve ayrışmaların sonucu olarak, yavaş yavaş Türk dilinin genel yapısında birtakım değişme ve gelişmelere sahne olmuştur. Bu değişme ve gelişmeler yeni yazı dillerinin oluşmasına ortam hazırlamıştır. Böyle bir oluşum ve dallanmaya beşiklik eden asıl bölge Harezm böl­gesidir. Bu bölge, dil tarihimizde, bir yandan Karahanlı Türkçesi ile Harezm Türkçesini birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görürken, bir yandan da Eski Türkçenin yeni şartlar altında devamını sağlayan ve Doğu Türkçesini başlatan Çağataycanın oluşmasına ortam hazırlamıştır.

Edebî gelenek bakımından, Harezm’in kuzeyindeki Altınordu-Kıpçak Türkçesi de Harezm Türkçesine dayandığı için bölgenin Kıpçak Türkçesinin ayrı bir kol hâline gelişinde de büyük katkısı vardır. Horasan ve İran’dan batıya doğru yol alarak XIII. yüzyılda Oğuz Türkçesi temelinde yeni bir kol oluşturan Türk yazı dilinin ilk belirtileri ve filizlenmesi de yine bu bölgede başlamıştır denebilir.

Görülüyor ki, Harezm bölgesinde kurulup gelişmiş olan Harezm Türkçesi, XIII. yüzyıla kadar biribirinin devamı niteliğinde tek kol hâlinde ilerleyen Türk yazı dilinin Çağatay, Oğuz ve Kıpçak temelinde yeni dallanmalarına kaynaklık etmiştir. Bu dallanmanın gerekli kıldığı şartlara elverişli bir ortam hazırlamıştır... Esasen bu devir Türkçesine Orta Türkçe denmesinin sebebi de Eski Türkçe ile Yeni Türk dili kolları arasında bir geçiş devresi niteliği taşımasındandır. Bu bakımdan Türk dili tarihindeki yeri önemlidir.”

Türk dili ve Türk kültüründe önemli değişmelerin olduğu bu dönem, Harezm Türkçesi ile temsil edilir. Harezm Türkçesi, 13. ve 14. yüzyıllarda Batı Türkistandaki yazı diline verilen isimdir. Edebî gelenekler bakımından Karahanlı Türkçesine dayanan bu yazı dili, Oğuz ve Kıpçak lehçelerinden de etkilenmiştir.

Karahanlı Türkçesinden Çağatay Türkçesine geçiş olarak değerlendirilen bu dönemde, dil tarihi bakımından önemli eserler yazılmıştır. Bu dönemin dil yadigârlarını Harezm Türkçesi ve Kıpçak Türkçesi olmak üzere iki grupta değerlendirmek de mümkündür. Bunlardan başlıcaları aşağıda kısaca anılmıştır:

Harezm Türkçesinin yadigârları:

· Mukaddimetü’l - Edeb: Dîvânü Lûgati’t-Türk’ten sonra Orta Türkçe döneminin en zengin söz varlığına sahip bu eser, Zemahşerî tarafından 1127-1144 yılları arasında pratik bir sözlük tertibinde yazılarak Harizmşah Atsız’a sunulmuştur.

· Kısasü’l - Enbiyâ: Rabguzî tarafından bir yılda yazılarak 710 (1310)’da Emir Nasrüddin Tok Buğa’ya sunulan bu eserde; Kur’anıkerim’de adı geçen peygamberlere ait kıssaların yanı sıra Hz. Muhammed, dört halife, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e ait menkıbeler de vardır.

· Muînü’l – Mürid: Arapça bilmeyen Türkmenlere İslâm fıkhını ve tasavvufu öğretmek amacıyla İslâm mahlaslı bir şair tarafından 1313 yılında yazılan 900 beyitlik manzum bir eserdir.

· Muhabbetnâme: 1353’te Harezmî tarafından yazılan manzum bir eser­dir.

· Nehcü’l – Ferâdis: Kerderli Mahmut tarafından 1358’de yazılmış, kırk hadis tercümesi niteliğinde dinî, ahlâkî bir eserdir. Sade bir dille kaleme alınan bu eser, Harezm Türkçesinin nesir alanındaki güzel örneklerinden biridir.
Anonim Kur’an Tefsiri bu döneme ait diğer bir eserdir.

Kıpçak Türkçesinin yadigârları:

· Kodeks Kumanikus (Codex Cumanicus): İtalyan tüccarlar ve Alman rahipler tarafından derlendiği tahmin edilen, Hristiyanlığa ait ilâhileri, bilmeceleri Türkçe – Almanca – Lâtince – Farsça sözlük parçalarını içine alan ve anonim bir eser olan Kodeks Kumanikus, Kıpçakça için olduğu kadar Türk dili tarihi için de önemli bir kaynaktır. Eserdeki 1303 tarihi eserin yazılış tarihi mi yoksa istinsah tarihi mi olduğu bilinmemektedir.

· Tercümanü Türkî ve Arabî: Konyalı Halil b. Muhammed b. Yusuf tarafından 1245’te Mısır’da yazılmış veya istinsah edilmiş bir lügat – gramerdir. Mısır’da yazılan Kıpçakça eserler içinde –şimdilik- tarihi bilinenlerin en eskisidir.

· Kitâbü’l-İdrâk li Lisânü’l-Etrâk: Türkçenin bilinen ilk grameridir. Esirü’d-din Ebû-Hayyan tarafından 1312’de yazılmıştır.

· Husrev ü Şirin: Nizamî’nin aynı adlı eserinin Türk edebiyatındaki ilk tercümesidir. 1341’de Kutb tarafından yazılmıştır. Kıpçak Türkçesinin temel kaynaklarından biridir.

· Gülistan Tercümesi: Sadî’nin Gülistan adlı Farsça eserinden Saraylı Seyf’in yaptığı tercümedir.

· Et-Tuhfetü’z-Zekiyye fi’l-Lûgati’t-Türkiyye: Yazılış tarihi kesin belli olmayan Kıpçak gramerlerinden biridir.

· El-Kavaninü’l-Külliye li Zabti’l-Lûgati’t-Türkiyye: Kıpçakçanın önemli gramerlerinden olan bu eserin de yazarı bilinmemektedir.
3. YENİ TÜRKÇE DÖNEMİ(15.–20. yüzyıllar arası)

Orta Türkçe dönemindeki Türk lehçelerinin, edebiyatlarının gelişerek devam ettiği dönemdir. Bu dönemi, dil bilgisi yapısı bakımından belli farklılıklar olmakla birlikte Orta Türkçe Dönemi’nden kesin çizgilerle ayırmak pek mümkün değildir. Ancak Türkçenin dış etkiler sebebiyle bazı değişikliklere uğradığı zamanlar bu dönem içinde değerlendirilebilir.

Bu dönemde bir tarafta Orhun, Uygur, Karahanlı Türkçeleri, Harezm Türkçesi ve onun devamı niteliğinde olan ve geçmişteki ses ve yapı bilgisi özelliklerini koruyan Çağatay Türkçesi gelişmesinini sürdürürken diğer tarafta Anadolu Selçuklularıyla birlikte Oğuz ağzı yazı dili olmaya başlamış ve kısa sürede büyük gelişmeler göstererek Türkçeninin ikinci büyük, edebî yazı dili olmuştur.

Milâttan önceki yüzyıllarda Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa içlerine kadar uzanan Türk göçleri, milâttan sonraki yüzyıllarda da devam ederek 15. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu göçlerle birlikte birtakım siyasî gelişmeler de yaşanmış, yeni kültür merkezleri kurulmaya başlamış, Türk yazı dilinde dallanmalar ortaya çıkmış, Kuzey-Doğu Türkçesi ve Batı Türkçesi denen lehçeler grubu teşekkül etmiştir.

4. MODERN TÜRKÇE DÖNEMİ

20. yüzyıldan itibaren bugünü de içine alan bütün Türk bölgelerinde devam eden Türkçedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de çok geniş bir alanda oldukça hareketli bir görünüm arz eden Türkçe, günümüzde yirmiye yakın yazı diliyle varlığını devam ettirmektedir.
Türkler, 6. yüzyıldan itibaren değişik bölgelerde, farklı alfabelerle yazılı dil yadigârları bırakmışlardır. Bu eserlerde din, alfabe, konu... gibi farklılıkların yanında kullanılan malzemede de çeşitlilik vardır. Bunların bazıları taşlar üzerine, bazıları ağaç kütüklerine, bazıları derilere, kâğıtlara yazılmıştır.

ESKİ TÜRKÇE
Köktürkler döneminden itibaren yazılı metinlerle takip edilen ve gelişmesini 13. yüzyıla kadar tek yazı dili olarak sürdüren Türkçedir. Bu dönemde Türkçenin yayılma alanı ana hatlarıyla kuzeyde Yenisey ırmağı çevresinden ve Moğolistan’dan başlayıp Doğu Türkistan’ın güney sınırına; doğuda Mançurya’dan batıda Aral gölü ve Hazar denizine kadar olan bölgeyi içine alan Orta Asyadır. Eski Türkçe; Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemlerini içine alır. Birbirinden ayrı bölgelerde yeni kültür merkezleri kuran bütün Türkler, hangi boydan olurlarsa olsunlar hep bu yazı dilini kullanmışlardır.

Dil bilgisi yapısı bakımından Köktürk, Uygur ve Karahanlı dönemi eserleri arasında önemsiz bir iki fark dışında değişiklik olmamakla birlikte bu dönemde birbirinin yerine geçen ve birbiri ardından kurulan Türk devletlerinde Türkçeye, devletin girdiği yeni medeniyet dairesinden yabancı kelimeler girmiştir. Meselâ, Köktürklerden sonra yeni bir medeniyet ve din arayışı içinde olan Uygur Türklerinin söz varlığında, Sanskritçe kelimeler, Budizm ve Manihaizme ait Türkçe kelimeler görülmektedir. Karahanlıların İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra ise Türkçeye, Arapça ve Farsçadan yeni kelimeler girmiş, bunun yanında Türkçeden Müslümanlıkla ilgili yeni kelimeler (yapı bilgisinde değişikliğe gitmeden) türetilmiştir. Bunlar dışındaki söz varlığı ise ortaktır.

Kuzey – Doğu Türkçesi, Batı Türkçesi
11. yüzyıla kadar Altaylardan Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine, hatta Orta Avrupa ve Balkanlara doğru giden Türkler, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ve İran devletlerinin de ortadan kalkmasıyla 11. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak bugünkü Azerbaycan, İran üzerinden Anadolu’ya doğru yönelmeye başlamışlardır. Sonunda 13. yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu yeni bir Türk yurdu hâline gelmiştir. Türklerin batıda Anadolu’ya, kuzeyde Karadeniz’in kuzeyi ve batısına kadar yayılmaları, buralarda yeni kültür merkezleri oluşturmaları, o bölge halkının ağzı ile eserler yazmaları sonucunda Türk yazı dili çeşitlenerek yayıldığı bölgelere göre biri Kuzey – Doğu Türkçesi, diğeri Batı Türkçesi ol­mak üzere iki kola ayrıldı. 13. yüzyılda Türkçenin ikinci bir yazı dili ortaya çıktığı için bu yüzyıl Türkçenin bir dönüm noktası olarak da değerlendirilir.
KUZEY – DOĞU TÜRKÇESİ

Orta Türkçe döneminde, Eski Türkçenin bir devamı olarak 13. ve 14. yüzyıllarda Orta Asya ile Hazar denizinin kuzeyindeki Türkler arasında kullanılan yazı dilidir. Eski Türkçenin bir çok izlerini taşımakla birlikte yeni Türkçenin özellikleri de yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır.
Kuzey ve Doğu Türkçesi arasındaki farkların giderek artmasıyla bu yazı dili, 15. yüzyılda Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi olarak iki kolda gelişmesini sürdürmüştür:
a) Kuzey Türkçesi

Kıpçak Türkçesi ve Tatar Türkçesi olarak da adlandırılan Kuzey Türkçesi, Hazar denizinin kuzeyinden batıya doğru yayılan Türklerin kullandıkları yazı dilidir. Aslında bu yazı dilinin Doğu Türkçesi yazı dilinden pek de farklı bir yanı yoktur. Ancak Kazan ve çevresinde bilhassa 18. ve 19. yüzyıllarda gelişme göstermiştir. Bu dönemde tarihî yazı dilini kullanan Türk gruplarının yavaş yavaş edebî dillerine kendi ağızlarından kelimeler kattıklarını görürüz. Gaspıralı İsmail’in “Dilde, fikirde, işde birlik.” uranı
* ile yayımladığı Tercüman gazetesi Kazan Türkçesini İstanbul ve Taşkent Türkçeleriyle birleştirmeyi amaçlamıştır. Bugünkü Kazan Tatarlarının, Kırgızların ve Kazakların dilleri Kuzey Türkçesinin önde gelen kollarındandır.
 
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 02-08-2008, 00:59   #3 (permalink)
Atık Üye
HesPeRiDes - ait Avatar
Durum:Offline
Üyelik Tarihi: Jul 2008
Nerden: **
Mesajlar: 806
Takım: Galatasaray
KanGrubu: A rh -
Eğitim: Üniversite
Sevdiği Bölüm: E şıkkı :)
Burcunuz: Başak
Arkadaşları:9
Ettiği Teşekkür: 30
Aldığı Teşekkür 44
Xsir Gücü: 0
Xsir Puanı: 61
Xsir Grafiği: HesPeRiDes will become famous soon enough
Tanımlı Ce: Tarihte Türkçe



(Muharrem Ergin)

Eski Türkçe

Türk yazı dilinin ele geçen ilk örnekleri Orhun âbidelerinin metinleridir. Fakat bu metinler şüphesiz Türk yazı dilinin ilk örnekleri değildir. Çünkü Orhun âbidelerindeki dil yeni teşekkül etmiş bir yazı dili olarak değil, çok işlenmiş bir yazı dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan, Türk yazı dilinin başlangıcını ele geçen bu ilk metinlerden çok daha öncelere çıkarmak gerekir. Türk yazı dilinin sekizinci asırdan sonraki gelişmesi ile mukayese edilerek bir tahmin yürütülürse, Orhun abidelerindeki yazı dilinde hiç değilse bir kaç asırlık bir gelişme mevcut olduğuna kolaylıkla hükmolunabilir. Buna göre Türk yazı dilinin başlangıcını Milâdın ilk asırlarına, hiç olmazsa Orhun âbidelerinden bir kaç asır önceye çıkarmak doğru olur. Fakat Orhun kitabelerinden daha eski bir metin ele geçmediği için bu yazı dilini ancak sekizinci asırdan itibaren takip edebilmekteyiz.


İşte nazarî olarak Milâdın ilk asırlarında başladığını kabul ettiğimiz ve ilk ele geçen metinleri sekizinci asra ait olan bu yazı dili 12 - 13. asra kadar devam etmiş olup, bu devre Türk yazı dilinin ilk devresini teşkil etmektedir. Bu ilk yazı dili devresi ayni zamanda müşterek bir yazı dili devresidir. Yani bu yazı dili bütün Türklüğün tek yazı dili olarak kullanılmış, Orta Asya’da geniş bir sahayı kaplayan Türklük âlemi asırlar boyunca hep ayni dille okuyup yazmıştır. O devirden kalma eserlerde görülen ufak tefek farklar ise saha ve zaman farklarından ileri gelen normal ayrılıklar olup tek bir yazı dilinin hudutlarını aşacak mahiyette değildir.


Kâşgarlı’nın en çok beğendiği ve şivelerle karşılaştırırken “Türkçe” diye adlandırdığı, Hakaniye Türkçe’si, yahut başka eserlerde Kâşgar dili, Kâşgar Türkçe’si adı ile anılan dil hep bu ilk Türk yazı dilidir. Bu yazı dili devresinden gelen eserlerin büyük bir kısmı Uygur yazısı ile yazılmış olduğu için bu devreye Uygur devresi, bu yazı diline de Uygurca denilebilir. Fakat Türkoloji öğretiminde Türkçe’nin bu ilk devresi için bugün en uygun isim olarak “Eski Türkçe” tâbirini kullanmaktayız. Türkçe’nin ondan sonraki çeşitli gelişmelerinin kaynağı hep bu devreye çıkmakla, bugün geniş sahalarda ayrı kollara ayrılmış bulunan Türkçe’nin bütün şekillerinin menşei bu devrede bulunmakta, kısacası, Türkçe’nin bütün yapısı bu devre ile izah edilebilmektedir. Demek ki bu devre Türkçe’nin ana Türkçe devresi, ilk devresi, eski devresidir. Onun için bu devreyi “Eski Türkçe” diye adlandırmak çok yerindedir. Bu kitapta biz de bu ismi kullanacağız.


O hâlde Türk yazı dilinin ilk devresi Eski Türkçe’dir. Eski Türkçeden daha önceki devir ise Türkçe’nin karanlık devridir. O devir artık Eski Türkçe’nin Çuvaşça ve Yakutça ile, bunların da daha ileride Moğolca ile birleştikleri devirdir.


Türkçe tarih boyunca iki gramer yapısına sahip olmuştur. Eski Türkçe devresi Türkçe’nin eski gramer yapısını temsil eder. Ondan sonraki devreler Türkçe’nin yeni gramer yapısına sahip olan devrelerdir.

Kuzey-doğu Türkçe’si, Batı Türkçe’si

Eski Türkçeden sonraki devre gelince, bu devirde Türkçe karşımıza birden fazla yazı dili ile çıkmaktadır. Eski Türkçe’nin sonlarında Orta Asya’daki Türklük âleminin parçalanarak büyük kütleler hâlinde Hazar Denizinin güney ve kuzeyinden kuzeye ve batıya yayılması, yeni kültür merkezlerinin meydana gelmesi, İslâm kültürünün Türkler arasına gittikçe kuvvetli bir şekilde yerleşmesi, yeni mefhumlarla birlikte yeni bir yazının kabulü gibi çeşitli dış sebeplerle beraber Türkçe’nin içinde bir müddetten beri kendisini hissettiren tabiî gelişmeler neticesinde ortaya çıkan büyük değişiklikler yazı dili birliğini parçalayarak Eski Türkçe’nin ömrünü tamamlamış ve ayrılan Türklük kollarının yeni kültür merkezleri etrafında kendi şivelerine dayanan yazı dilleri meydana getirmeleri birden fazla yeni yazı dilinin doğmasına ve gelişmeğe başlamasına sebep olmuştur. Böylece 12-13. asırdan sonra biri Kuzey-doğu Türkçe’si, diğeri Batı Türkçe’si olmak üzere iki Türk yazı dili meydana geldiğini görmekteyiz.

Kuzey Türkçe’si, Doğu Türkçe’si

Bunlardan Kuzey-doğu Türkçe’si önce 13 ve 14. asırlarda, bir müddet, Eski Türkçe’nin tabiî ve yeni bir devamı olarak eski ve yeni arasında köprü vazifesi gören bir geçiş devresi hâlinde devam etmiş, sonra 15. asırdan itibaren Kuzey Türkçe’si ve Doğu Türkçe’si olarak iki yeni yazı diline ayrılmıştır. Son zamanlara kadar devam eden bu yazı dillerinden Kuzey Türkçe’si, Kıpçak Türkçe’sidir. Doğu Türkçe’si ise Çağatayca gibi yanlış bir isimle anılan ve Timur devrinde başlayarak 15. ve 16. asırlarda kuvvetli bir edebiyat meydana getirmek suretiyle en parlak çağını yaşadıktan sonra son zamanda yerini modern Özbekçe’ye bırakan yazı dilidir.

Batı Türkçe’si

Batı Türkçesi’ne gelince, bu yazı dili 12. asrın ikinci yarısı ile 13. asrın ilk yarısında teşekküle başladığı anlaşılan, 13. asrın ikinci yarısından itibaren de metinlerini günümüze kadar aralıksız bir şekilde takip ettiğimiz yazı dilidir. Selçuklulardan başlayarak bugüne kadar gelen ve devam etmekte olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dili durumundadır. Batı Türkçesinin esasını Oğuz şivesi teşkil eder. Onun için bu yazı diline Oğuz Türkçe’si de denilebilir. Oğuz şivesi Hazar Denizinden Balkanlara kadar uzanan sahaya yayılmış bulunan Türkçe’dir. Bu saha ise batı Türklerinin yaşadığı sahadır. Onun için Oğuz yazı diline, Oğuz Türkçe’sine umumî olarak Batı Türkçe’si adını vermekteyiz. Türkolojide Batı Türkçe’si için bazen Cenup Türkçe’si veya Cenup Şivesi adı da kullanılmaktadır. Fakat bu Şimal Türkçe’sine göre verilen bir addır ve şüphesiz Batı Türkçe’si kadar uygun değildir.


Azeri Türkçe’si, Osmanlı Türkçe’si

Batı Türkçesinin içinde saha bakımından zamanla iki daire meydana gelmiştir. Bunlardan biri Azeri ve Doğu Anadolu sahasını içine alan doğu Oğuzcası, diğeri Osmanlı sahasını içine alan batı Oğuzcasıdır. Doğu ve batı Oğuzcaları arasında ilk asırlarda çok küçük saha farkları dışında bir ayrılık mevcut olmamış, bu saha farkları yavaş yavaş genişleyerek ancak 17. asırdan sonra doğu ve batı Oğuzca dairelerini meydana getirmiştir.


Bununla beraber arada yine iki yazı dili olacak kadar fark mevcut değildir ve her ikisi de ayni şiveye, yani Oğuz şivesine dayandıkları için Azeri ve Osmanlı Türkçeleri ancak tek bir yazı dilinin kardeş iki dairesi sayılabilirler. Esasen doğu ve batı Oğuzcası arasındaki farklar daha çok şivede yani konuşma dilinde kalmış, devamlı olarak Osmanlı kültür ve edebiyatının tesiri altında kalan Azeri sahasında yazı dili, Osmanlı Türkçe’sinden konuşma dilindeki ile mukayese edilemeyecek kadar az bir ayrılık göstermiştir.


Azeri ve Osmanlı Türkçeleri arasında, daha çok şivede kalan bu ayrılığın sebeplerini doğu Oğuzcasına Oğuz dışı Türk şivelerinin, bilhassa zaman zaman kuzeyden gelen Kıpçak unsurlarının yaptığı tesir ile İlhanlılardan kalan bazı Moğol izlerinde aramak lâzımdır. Bunlardan birincisi doğu Oğuzcasını batı Oğuzcasından bazı şekiller bakımından biraz farklı yapmış, ikincisi ise Azeri Türkçe’sinde bazı Moğol asıllı kelimeler bırakmıştır.


Bilhassa konuşma dili bakımından birbirinden farklı olan Azeri ve Osmanlı Türkçe’si arasındaki başlıca ayrılıklar, kelime başındaki b-m, kelime içindeki q-ġ, h, ilk hecedeki e-i, kelime başındaki t-d ile akkuzatif ve bazı fiil çekim şekilleri etrafında toplanır. Bu ayrılıklar daha çok konuşma dilinde kaldığı, yazı diline aksedenlerin ise ancak son devir Azeri Türkçe’sinde görülebildiği, Azeri sahasında yetişen başlıca edebî şahsiyetlerin bulunduğu 17. asırdan önce de doğu ve batı Oğuzcaları arasında kayda değer bir ayrılık bulunmadığı için bu iki Oğuz Türkçe’si yazı dili olarak Batı Türkçe’si adı altında bir bütün teşkil ederler.
 
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 02-08-2008, 01:00   #4 (permalink)
Atık Üye
HesPeRiDes - ait Avatar
Durum:Offline
Üyelik Tarihi: Jul 2008
Nerden: **
Mesajlar: 806
Takım: Galatasaray
KanGrubu: A rh -
Eğitim: Üniversite
Sevdiği Bölüm: E şıkkı :)
Burcunuz: Başak
Arkadaşları:9
Ettiği Teşekkür: 30
Aldığı Teşekkür 44
Xsir Gücü: 0
Xsir Puanı: 61
Xsir Grafiği: HesPeRiDes will become famous soon enough
Tanımlı Ce: Tarihte Türkçe



Batı Türkçesinin gelişmesi

Batı Türkçesinin yedi asırlık uzun hayatında bazı merhaleler vardır. Bu merhaleler onun iç ve dış gelişme seyri içinde görülen çeşitli safhalardır. Gerçekten Batı Türkçe’si uzun gelişme seyri içinde bugüne kadar iç ve dış yapısı bakımından muhtelif gelişmeler ve değişiklikler göstermiştir. İç yapı bakımından gösterdiği değişiklikler, Türkçe kök ve eklerde görülen bazı ses ve şekil değişiklikleri olup, doğrudan doğruya Türkçe’nin tabiî gelişmesi ile ilgilidir. Dış yapı bakımından Batı Türkçe’sinde görülen çeşitli safhalar ise, Türkçe’nin bünyesi ile ilgili olmayıp, onun, içine karışan yabancı unsurlara göre aldığı değişik görünüşlerden ibarettir.


Demek ki Batı Türkçe’sinde Türkçe’den başka bir de yabancı unsurlar vardır. Bu unsurlar çeşitli Arapça ve Farsça kelime ve terkiplerdir. Türklerin İslam kültürü çerçevesine girmeleri dolayısıyla Türkçe’ye sokulan Arapça ve Farsça unsurlar, Türkçe’yi Eski Türkçeden sonra, yeni yazı dilleri devresinde istilâya başlamış, bu istilâ bilhassa Batı Türkçe’sinde korkunç bir gelişme göstererek bir kaç asır içinde Türkçe’yi âdeta tanınmaz bir hâle getirmiştir.


Arapça ve Farsça unsurların Batı Türkçe’si içindeki durumu yedi asır boyunca hep ayni olmamış ve çeşitli safhalar göstermiştir. Bu sebeple Batı Türkçe’si içinde hem Türkçe bakımından, hem de yabancı unsurlar bakımından birbirinden farklı bir kaç devre var demektir.

İşte 13. asırdan günümüze kadar Batı Türklerinin yazı dili ola gelmiş bulunan Batı Türkçe’si iç ve dış gelişme ve değişiklikler bakımından şu üç devreye ayrılır:

1. Eski Anadolu Türkçe’si

2. Osmanlıca

3. Türkiye Türkçe’si
 
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 02-08-2008, 01:01   #5 (permalink)
Atık Üye
HesPeRiDes - ait Avatar
Durum:Offline
Üyelik Tarihi: Jul 2008
Nerden: **
Mesajlar: 806
Takım: Galatasaray
KanGrubu: A rh -
Eğitim: Üniversite
Sevdiği Bölüm: E şıkkı :)
Burcunuz: Başak
Arkadaşları:9
Ettiği Teşekkür: 30
Aldığı Teşekkür 44
Xsir Gücü: 0
Xsir Puanı: 61
Xsir Grafiği: HesPeRiDes will become famous soon enough
Tanımlı Ce: Tarihte Türkçe



Eski Anadolu Türkçe’si

Eski Anadolu Türkçe’si 13, 14 ve 15. asırlardaki Türkçe’dir. Batı Türkçesinin ilk devrini teşkil eden bu Eski Anadolu Türkçe’si bilhassa Türkçe bakımından kendisinden sonraki iki devreden çok farklıdır. Bu devreye Batı Türkçesinin bir oluş, bir kuruluş devresi olarak bakmak yerinde olur. Batı Türkçesini Eski Türkçe’ye bağlayan birçok bağlar bu devrede henüz kendisini iyice hissettirmektedir. Bu devreden sonraki Türkçe’de gördüğümüz birçok yeni şekiller bu devrede henüz Eski Türkçedeki eski şekillerinin izlerini taşımaktadırlar.


Eski Anadolu Türkçe’si bir taraftan böylece Eski Türkçe’nin izlerini taşırken diğer taraftan köklerde ve eklerde bazı ses ve şekil ayrılıkları göstermek suretiyle Osmanlıca ve Türkiye Türkçe’sinden biraz farklı bir durum arzeder. Öyle ki Batı Türkçe’si içinde Türkçe bakımından mevcut başlıca değişiklikler bu devre ile bundan sonraki iki devre arasındaki değişikliklerdir. Yani Batı Türkçesini yalnız Türkçe bakımından devrelere ayırırsak Eski Anadolu Türkçe’si ve Osmanlıca - Türkiye Türkçe’si diye ikiye ayırmamız icap eder. Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında Türkçe bakımından, Eski Anadolu Türkçe’sinden Osmanlıcanın ilk devirlerine taşan bir kaç şekil dışında, bariz bir ayrılık yoktur.


Eski Anadolu Türkçe’si yabancı unsurlar bakımından denilebilir ki Batı Türkçesinin en temiz devridir. Bu devirde Türkçe’ye Arapça ve Farsça unsurlar girmeğe başlamıştır. Fakat bu unsurlar kesifliğini yavaş yavaş arttırmış ve ancak devrenin sonlarında geniş bir istilâ başlangıcı hâlini alarak Osmanlıcanın doğuşunu hazırlamıştır. Eski Anadolu metinlerinde görülen Arapça ve Farsça kelimeler henüz çok fazla olmadığı gibi devrenin sonlarına doğru artan terkipler de henüz açık ve basit bir durumdadır. Yabancı unsurlar bakımından bu devirde manzum ve mensur metinler arasında da oldukça fark vardır.


Gittikçe artan yabancı kelime ve terkipler daha çok nazım dilinde görülür. Nesir dili ise çok temiz ve duru bir Türkçe olarak devrenin sonunda bile Arapça ve Farsça kelimeler ve bilhassa terkiplerden mümkün olduğu kadar uzak kalmıştır. 15. asrın ortalarına doğru ikinci Murat devrinde geniş bir kültür hamlesinin ifadesi olarak meydana getirilen telif ve tercüme pek çok Türkçe eserin dili bunu açıkça göstermektedir. Nazım dilinde ise, şiirin Fars taklitçiliği üzerine kurulması ve vezin, şekil zaruretleri yüzünden duruluk çok muhafaza edilememiş ve Türkçe’deki gelişmeler bakımından devre daha bitmeden, 15. asırda, basit de olsa terkipler ve yabancı kelimeler adam akıllı çoğalmış ve Türkçe’yi sarmıştır. Bu yüzden asrın ikinci yarısı Osmanlıcanın temelini atan, onun başlangıcını teşkil eden bir devir olmuş, Eski Anadolu Türkçe’si Türkçe hususiyetleri bakımından devrini ancak Osmanlıcanın başlarında tamamlamıştır.


Eski Anadolu Türkçesinin cümle yapısı ise Türkçe’nin başlangıçtan bugüne kadar hep ayni kalan normal cümle yapısı dışına çıkmamıştır. Gerek nesirde, gerek şiirde Türk cümlesi bu devirde normal, sade, anlaşılan, unsurları yerli yerinde ve doğru cümle olarak kalmış, tercüme sadakati yüzünden nadir olarak kırıldığı yerler dışında, umumiyetle sağlam yapısını muhafaza ederek Osmanlıca devrine girmiştir.
 
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Etiketler

tarihte, türkçe


Konu Seçenekleri
Modları Göster

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz forumu seçin