![]() |
|
![]() |
MoĞol Fİtnesİ Ve İslÂm'in Yenİden İmtİhaniGenel Kültür forumlarındaki MoĞol Fİtnesİ Ve İslÂm'in Yenİden İmtİhani konusunu görüntülemektesiniz. MoĞol Fİtnesİ Ve İslÂm'in Yenİden İmtİhani MoĞol Fİtnesİ Ve İslÂm'in Yenİden İmtİhani Moğol Saldırısı ve Sebepleri Hicrî yedinci asırda İslâm dünyası, dünyada bir benzerinin gösterilmesi zor bir olayla karşılaştı. Bu ... |
![]() |
![]() |
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster | ![]() |
|
|
#1 (permalink) |
|
Sağlam Üye
![]() Durum:Offline
Üyelik Tarihi: Apr 2007
Nerden: єν∂єи :)
Mesajlar: 3.279
Sevdiği Bölüm: ωєвмαѕтєя
Burcunuz: Başak
Arkadaşları:5
Ettiği Teşekkür: 12
Aldığı Teşekkür 188
Xsir Gücü: 14
Xsir Puanı: 107 Xsir Grafiği:
![]() ![]() |
MoĞol Fİtnesİ Ve İslÂm'in Yenİden İmtİhani MoĞol Fİtnesİ Ve İslÂm'in Yenİden İmtİhani
Moğol Saldırısı ve Sebepleri Hicrî yedinci asırda İslâm dünyası, dünyada bir benzerinin gösterilmesi zor bir olayla karşılaştı. Bu olay onun varlığını yok edecek bir oyundu, bir belâ idi. Bu, doğudan çekirge gibi akıp gelen ve bütün İslâm âlemini istilâ eden Moğol yağmacılarının saldırısı idi. Görünüşe göre bu uğursuz olaya devrin devrin sul*tanı Alaaddin Muhammed Harzemşah'ın bir hatası se*bep olmuştu. Onun tedbirsizliğinden kaynaklanıyordu. Şöyle ki: Ticaret için ülkesine gelen Moğolların tüccar*larını öldürttü. Sonra da Cengizhan bunun sebebini sormak için bir elçi heyeti gönderdiğinde Harzemşah onları da öldürttü. Bunun üzerine Moğol hakanı Cen*gizhan çok öfkelenerek, Harzemşahlar sultanlığına ve bütün İslâm dünyasına hücuma başladı. Fakat Kur'an-ı Kerim'de; hareket ve davranışların ve ahlâkî bozulmanın sonuçları; milletlerin, toplumla*rın yükselişinin ve çöküşünün karşılığı ve evrensel ka*nun bildirilmiş ve bilhassa İsrâ suresinin baş tarafında İsrâiloğulları'nın mahvoluşunun, topluca öldürülüşleri*nin, zelil edilip aşağılanışmm ve Kudüs'ün tahrip edi*lip yerle bir edilişinin dehşet verici destanı anlatılmıştır.[1] Bu bilginin ışığında her tarafı kaplayan bu fitne*nin, bu belânın ve o günkü İslâm dünyasında meydana gelen küçük kıyametin hakiki sebebinin sadece yukarı*da bildirilen elçi öldürmeden ibaret olmadığı anlaşıl*maktadır. Kısa görüşlü bir padişahın, tedbirsiz bir kra*lın düşüncesiz bir harekette bulunması böyle tufanın derhal İslâm dünyasına saldırmasına sebep olmamalı*dır. Bir tek kişinin hatasını bütün bir millet ve hatta ümmet çekmemelidir. Kaldı ki onlar böyle bir saldırıyı ne tahmin ediyorlardı, ne de buna hazırdılar. Bunu haketmiş de değillerdi. Kur'an-ı Kerim ışığını elimize alır da o günkü müslümanların ahlâkî, dinî, içtimaî ve siyasî ahvâlini dik*katle gözden geçirmeye çalışırsak, bu menhus, uğursuz olayın birden ortaya çıkmadığı ve ortaya çıkışının se*beplerinin bundan çok daha fazla, yaygın, derin ve ke*sin olduğu gerçeğinin gözlerimiz önüne gün ışığı gibi açıkça serileceği görülecektir. Bunu incelemek ve gös*termek için o olayın ortaya çıktığı andan, birkaç sene önceden işe başlamamız ve o dönemin İslâm devletleri*nin en önemli kültür merkezlerine ve İslâm sosyal dü*zenine kısa bir göz atmamız gerekecektir. Sultan Selahaddin'in 589 H. yılında vefatı üzerine geniş bir alana yayılan Eyyubi devleti, oğulları arasın*da paylaşıldı. Dünyanın pek çok saltanat kuran keskin iradeli liderlerinde olduğu gibi[2] oğulları, gerçek ma*nada onun yerini tutacak kimseler değillerdi. Bir süre birbiri ile uğraştılar durdular. Onlardan bazısı kardeş*lerine üstünlük sağlamak için haçlı liderlerinden, ha*sım ecnebilerden yardım bile istedi. Onlarla birleşerek entrikalar düzenlemekten dahi çekinmedi. Şeyhülis*lâm İzzeddin b, Abdüsselâm'm tezkirelerinde buna bir örnek geçmektedir. Bu parçalanmış küçük devletlerin (tavâifü'l-mülük) aile rekabetleri ve iç çekişmelerinden dolayı devletin idaresi altında bulunan eyaletlerde siyasî çözülme, idarî bozulma ve ahlâkî çöküş ortaya çıkmıştı. Halk güvensiz bir atmosfer içinde yaşıyordu. Haçlıların ve frenklerin Selahaddin Eyyubî'nin büyük gayret ve fedakârlıklarla geri aldığı o İslâm şehirlerine saldırmaları ve yağmalamaları sürüyordu. Ahlâkî ve idarî iki yönlü hataların ve rastgele gidişin sonucu, veba, hastalıklar ve şiddetli kıtlık kendini gösterdi. Mısır gibi, başka bölgelerin bile karnını doyuran münbit bir ülkeyi, 597 yılında amca-yeğen olan Melik Âdil ile Melik Efdal'in arasındaki kardeş kavgası bir felâket ülkesi haline getirmişti. Nil nehrinde sular ço*ğalıp etraflarını sulayan taşma olmamıştı. Bu yüzden Mısır'da öyle bir pahalılık oldu, Öyle müthiş bir kıtlık meydana geldi ki; insan insanı kızartarak yedi. Ölüm o kadar çoktu ki, ölüleri kefenlemek imkânsız olmuştu. Tarihçi Ebu Şâme'nin anlattığına göre; tek başına Me*lik Âdil sadece bir ay içinde ikiyüz yirmi bin insanın ölüsüne kendi şahsî emlâ-kinden karşılayarak kefen 'vermiştir. Sıra köpekleri ve ölüleri yemeye geldi. Çok miktarda çocuk kızartılarak yenildi. Bu o kadar yay*gınlaştı ki, halk bunda bir kötülük, bir iğrençlik görme*meye başladı. Tarihçi İbn Kesîr'in anlattığına göre; ye*mek için çocuk ve küçük yaşta insan kalmayınca kimin gücü kime yetiyorsa onu kızartıp yemeye başladı[3] Allah'ın sünnetine uygun olarak semavî (manevî) uyarılar zinciri de devam ediyor ve öyle önemli olaylar ortaya çıkıyordu ki; tevbe etmeye, hatalardan uzakla*şıp ibâdete ve Allah'a kulluğa dönmeyi hatırlamaya bunlar yeterli idi. Nitekim işte bu 597 H. senesinde bü*yük bir deprem oldu. Bu depremin tahribat merkezi özellikle Suriye, Rum ülkeleri (Anadolu) ve Irak idi. Bunun tahribatını ve dehşete düşüren korkunçluğunu şundan ölçebilirsiniz: Sadece Nablus şehrinde ve onun çevresinde yirmibin insan depremde yıkıntılar altında kalarak öldü. Mir'âtü'z-Zemân yazarının (aşırı müba*lağadan uzak değil) ifadesine göre bu zelzelede bir mil*yon yüzbin insan ölmüştür. Bir tarafta müslümanları gaflet uykusundan uyan*dırmak için tamamen yeterli olan olaylar meydana ge*liyor; öbür tarafta İslâm âleminin çeşitli bölgelerinde iç savaş ve kardeş kavgası sürüp gidiyordu. 601 H. yılında bir sülâlenin iki kişisi; Mekke emîri Katâde Hüseynî ile Medine emîri Salim Hüseynî ara*sında şiddetli çarpışma oldu. 603 H. yılında Ğörîler ile Harzemşahlann savaş yılları başladı. Müslümanlar, raüslümanların kanım akıttı. Bu tarafta bunlar olur*ken öte tarafta 604 H. yılında Frenkler Suriye'nin çe*şitli yerlerine saldırmaya başladılar. 607'de Arap yarı*madasındaki müslüman idareciler Frenklerle gizli an*laşma yaptılar. 615 H. yılında Frenkler Mısır'ın, askerî ve savunma açısından çok önemli olan Dimyat şehrini ele geçirdiler. Bu arada devletin hilâfet merkezi Bağdat'ta görün*tüden ibaret olan debdebe ve haşmet, acem zorakilikleri ve servetin, ilerlemiş ligin kukla görüntüleri zirveye ulaşmıştı. Halifelerin gözlerine giren saray adamları*nın ve çevresindeki güvendiği kişilerin, dostlarının -ki bu insanlar köle olarak saraya girmişlerdi ve temizlikçi, süpürgeci, saki ve yatakları düzenleyen v.s. gibi mevkilere sahiptiler- servetinin dur durağı yoktu. Bu*nu şundan ölçebilirsiniz: Halife el-Zâhir'in kuyumcusu Alaaddin Zâhirî'nin yeni edindiği emlâkinden elde etti*ği senelik geliri üçyüz bin dinarı buluyordu. Bağdat'ta onun sarayının bir benzeri yoktu. Mücâhidüddîn el-Müstansırî'nin servetinin durumu da aynıydı. Bu kişi*lerin kızlarını ve oğullarım evlendirirken verdikleri çe*yizin, hediyelerin çeşitlerini okuyunca insanın aklı şa*şıp kalıyor. Adı son geçenin arazisinden elde ettiği gelir senelik beşyüz bin dinarı buluyordu. Aynı durum el-Salah Abdülganî b. Fahir için de geçerli idi. İlim süsün*den mahrum olan bu adam şâhâne bir hayat sürüyor*du. Buna karşılık Abbasî saltanatının en büyük medre*sesi Müstansınye'nin en değerli hocalarının maaşları inanılmayacak kadar basitti. Bu hocaların en değerli, en azametlilerinin aylığı oniki dinardan fazla değildi. Aynı devirde Abbasîler döneminin el-Şerâbî isimli emirinin bir hizmetçisi, bir emîrin düğününde dortbin di*nar harcadı. Şerâbî de kendisine hediye olarak Mu*sul'dan getirilen bir kuş için üçbin dinar vermişti. Servet ve debdebe gösterisi olarak bayramlarda ve tahta geçme merasimlerinde Bağdat'ta çıkarılan resmî alaylara bütün şehir halkı katılmak ve gösteriyi seyret*mek için kendinden geçiyordu. Gösteri ve nümayişlerin dışında bir de dinî farzları hiç çekinmeden göz ardı edi*yorlar, namazları kaza ediyorlardı. Bunu ölçmek için sadece şu kadarım bilmek kâfidir: 640 H. yılında bayram günü için saray bayram alayı çıktı. Halk geceleyin meydana giderek geceyi ora*da geçirdi. Öyle eğlendiler, gösterileri seyretmekle o kadar meşgul oldular ki, bayram namazını kılamadılar, ancak o günün gecesinde gece yarasından önce ka*za ederek kıldılar. Aynı şekilde 644 yılının Kurban bayramında Bağdatlılar saray alayını seyretmek için şehrin dışına çıktılar da güneş batarken bayram nama*zını kıldılar. Halifeye saygı için önünde yeri Öpmek âdet olmuş*tu. Aynı şekilde sultanın tahtının önündeki basamağı öpmek ve yere burun değdirmek de âdetti. Bunları ya*parken hiç kimse yanıldığını, İslâm dışı bir şey yaptığı*nı da anlamıyordu. Arazilere el konulması olayları çok*ça ortaya çıkıyordu. Rüşvet almış yürümüştü. Bâtınîle-rin, düzenbazlar ve eşkiyanm faaliyeti hızlanmıştı. Ah*lâkî bozukluk çok artmıştı. Gönül eğlendirecek işler artmış, şarkıcı kadınlar çoğalmış, servet biriktirme hır*sı haddini aşmıştı[4] Bu devir, Moğolların, İran ve Türkistan'ın altım üs*tüne getirdiği ve İslâm'ın en büyük kalesi Bağdat'a gözlerini diktikleri bir dönemdi. Tarihçi îbn Kesîr H. 626 yılının başlarını şu sözlerle haber veriyor: "Bu hicrî çağ öyle bir manzara ile başladı ki, Eyyûbî sultanları (Sultan Selahaddin'in sülâlesin-den gelen padişahlar) birbirleriyle savaşıyor, birbirini ye*nip yok etmeye uğraşıyorlardı." Hilâfet merkezi Bağdat'ta öyle bir başıboşluk vardı ki, 640 dan 643 H.ye kadar İslâm halifelerinin eskiden beri kesintisiz devam eden âdetinin aksine, halife tara*fından ne hac düzenlemesi yapıldı, ne de Kabe'nin ör*tüsü değiştirildi. 21 gün boyunca Kabe'nin duvarları tamamen açık, çıplak bekledi. Halk bunu kötüye yordu. Bir uğursuzluğun geleceğine işaret saydı. 575 H. yılında el-Nâsırlidînillah tahta geçti. Kesintisiz 46 yıldan daha fazla hilâfet ve saltanat makamın*da oturdu. Bu hiçbir Abbasî halîfesine dahi nasib olma*yan uzun bir süredir. Fakat onun dönemi Abbasî hali*feliğinin en berbat, en karanlık devridir. Tarihçiler sert bir dille onu tenkid etmiş ve davranışları ile ahlâkını kötülemişlerdir. İbn Kesîr onu şu sözlerle anar: |
|
![]() |
| Bookmarks |
| Konu Seçenekleri | |
| Modları Göster | |
|
|
Okuduğunuz Konuya Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Açan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Reankarnasyon (yenİden DoĞuŞ) Nedİr | cyBER_HaYLaZ | Burçlar&Astroloji | 5 | 17-06-2007 05:04 |
| Öss Sinavina Yenİden Gİrmeye Varmisiniz...? | DoLuNaY_23 | Yazılar | 0 | 06-12-2006 23:22 |
Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. Şuan saat: 03:31 .
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)